roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ekim 2014 Cuma

son yılların en kötü romanı, son ada, Livaneli'den

Son Ada

Son zamanlarda okuduğun en güzel roman nasıl ki İzzet Dönmez’in Yatılı Düzlükleri adlı eseri ise son zamanlarda okuduğum en kötü roman da Zülfü Livaneli’nin Son Ada’sıdır.
Livaneli’ye göre Son Ada onun ilk politik romanıdır. Bunu yaparken de elbette öncülleri gibi bir metafordan yararlanarak kendi gerçekliğini kurmuştur. Benzerini gayet yetkin bir şekilde George Orwell’den görmüştük, 1984 ve Hayvanlar Çiftliği ile. Başka bir distopyayı Sineklerin Tanrısı ile William Golding yapmıştı.
Livaneli’nin Son Ada’sı bunların yanından bile geçemeyerek hem kendisi için hem bu romana ödül verenler için ve hem de çok sevdiğim Yaşar Kemal için ne yazık ki bir fiyasko olmuş, zira bu romanı “haksızca” övmüş Yaşar Kemal, “Zülfü, büyük kapıdan bu romanıyla girmiştir.” diyerek.
Roman bir adada geçiyor; her şey güllük gülistanlıktır ama bir gün bir diktatör emeklisi gelir ve adayı allak bullak eder. Diyeceğim budur özet olarak, zaten roman da bu kadardır.
Hiçbir estetik derinliği yok. Romanın anlatıcısı ısrarla “edebi” bir iş yapmaya kalkmadığından bahsediyor, ezik bir karakter de çizerek roman boyunca, ama Livaneli nedense en nihayetinde bir roman yazdığını unutmuş.
Romanda her şey derinliksiz, adeta okuru salak yerine koyan bir tavır var. “Sen anlamazsın bu romanın mesajını ve ben bunu sana bak dümdüz anlatıyorum ki sen de ülkeler felakete nasıl sürüklenir anla.” tavrı… Bu tavır romanın anlatıcısından değil, Livaneli’nin kendisinden kaynaklanıyor. Karakterler karton dekorlar gibi, olaylar, olayların dayandığı metaforlar ilkokul düzeyinde, üstelik son derece lezzetsiz bir tarzda servis edilmiş bunlar okur masasına. En fazla bir gazete köşe yazısı veya eskilerden bir fabl olabilecek anlatı bize roman diye sunulmuş, Doğan Kitap da bunu basmış ve 2009 senesinin jürisi bu kitaba Orhan Kemal Roman Armağanını vermiş. Yukarıda dediğim gibi, Yaşar Kemal de bu son derece basit yani çapsız romanı bir güzel övmüş. Yaşar Kemal’e sitem ediyorum buradan, hayal kırıklığına uğradım bu manada.
Dünyada anlatılmamış bir şey yoktur, denir; önemli olan bunu nasıl anlattığındır. Konudan çok üsluba işaret edilir, yazarın bu yoldaki yaratıcılığına bakılır, gerçeği yeniden kurarak bina ettiği gerçeklik muhatap alınır.
Son Ada’da her şey bana yalandan geliyor; anlatıcının aşkı, âşık olduğu Lara, anlatıcının kahramanı olan Yazar’ın muhalifliği, adalıların küçük burjuva kaygısızlıklarından doğan bilinçsizlikleri ve tutarsız halleri, başkanın zulmü, martıların direnişi, tilkilerin kullanılır varlıklar olması, yılanların toplumu zehirleyen unsurlara denk gelmesi, bakkal çırağının duyarlılığı falan filan. Hepsi kof birer figür. Oysa roman dediğin hele ödüllü roman dediğin karakterler ister. Koca romanda bir tane karakter yok. Asıl şahısların yanında (karakter demiyorum), Livaneli’nin birdenbire aklına gelmiş gibi ortaya çıkıveren tipler var. Livaneli keşke, yazarlığa dair bir şeyler öğrenmek için Yaşar Kemal’i az olsun dikkatli okumuş olsaydı, hiç olmazsa onu da böyle mahcup etmemiş olurdu, en azından benim bakış açımda.

Son olarak. Livaneli’nin bu anlatıda dile getirdikleri yok saydığımız olgular değil, ama bir edebiyat mevzusunda bunların hiçbir kıymeti yok. Okumazsanız hiçbir şey kaybetmezsiniz. 
M. Cahit Uzungece

21 Ekim 2013 Pazartesi

ince memed

Kurmacanın Büyüsü
Cengiz Gündoğdu
Karga İçin Yazdı


İnce Memed’i okuduğumda sanırım ortaokul sıralarında öğrenciydim.
Bir solukta okumuştum.
Çarpmıştı adeta beni.
Günlerce etkisinde kalmıştım.
Memed’le birlikte kaçmıştım Abdi Ağa’nın zulmünden, Memed’le birlikte âşık olmuştum Hatçe’ye, Memed’le birlikte ağa zulmüne isyan etmiş, eşkıyalara katılmıştım.
Roman okuyup bitirmiştim ama bende bitmemişti roman.
İnce Memed’i, anasını, Hatçe’yi, Topal Ali’yi, Abdi Ağa’yı romanın dışına taşıyıp kafamda yaşatmayı sürdürmüştüm.
Arkadaşlarıma anlatmış, kitaptaki dünyayı onlarla da paylaşmaya çalışmıştım. Ama başaramamıştım. Dilimin büyüsü eksikti.
Herkesin kendince hayal ettiği, olmayı arzuladığı yerler vardır.
Bende de İnce Memed’in yaşadığı coğrafya saplantı hâline gelmişti o yaşlarda. Adana’yı görmüş herkese Dikenlüdüzü’nü, Anavarza Kalesi’ni, Savrun Çayı’nı, Düldül Dağı’nı,  Vayvaylı’yı, sonra da İnce Memed’i soruyordum. Anavarza’dan, Düldül’den haberli olanlara rastlamıyor değildim. Ne yazık ki İnce Memed’i tanıyan yoktu. Bilmemelerine şaşırıyor, bunu bilgisizliklerine yoruyordum.
Araya yıllar girdi, öğretmen olarak Yaşar Kemal’in roman dünyasının coğrafyasına atandım.
Düldül Dağı’nın dibindeki bir ilçeye. İçim içime sığmıyordu.
Öğretmendim artık, kendi paramı kazanacak, dahası yeni yetmeliğimde günlerce hayalimde canlandırdığım coğrafyayı gerçek yüzüyle görecektim.
Rüzgârlı bir aralık günü indim Düldül’ün dibindeki ilçeye. 
Üç yıl yaşadım orada. Daha sonra da İnce Memed’de anlatılan coğrafyanın birçok noktasını görme olanağını buldum. Hayal kırıklığı yaşadım diyemem. 
Ama bugün hâlâ bu coğrafya, Yaşar Kemal’in İnce Memed’de betimlediği, benim de canlandırdığım biçimiyle yaşıyor bende.