30 Kasım 2013 Cumartesi

ölümlü kral ölümsüz gılgamış


M. Cahit Uzungece
Gılgamış'a dair yazdı
Karga için

I. Bölüm

Ne çok öykü biliriz, aşkın peşine düşmüş insanları anlatır. Hemen hemen her dilde vardır heralde bu tür konuları işleyen gerek anonim ve gerekse bireysel ürünler.
Paranın, servetin peşine düşmüş insanları, örneğin altın arayıcılarını da anlatan onlarca, yüzlerce hikaye... Bunların romanları, filmleri…
  • Orhan Pamuk’un senaryosuna, 
  • Ömer Kavur’un çektiği Gizli Yüz filminde de gördüğümüz gibi mutlak arayışın ardına tutkuyla düşmüş insanlar da var yine öyküleriyle. 
  • Tüm bunlar yaşam içinde, yüzyıllardır-binyıllardır insanla birlikte var olan, gelişen, yaşanan gerçekler. 
  • Her an rastlayabiliriz bir aşka düşmüş, 
  • para derinde veya umutla beklentiler içinde olan insanlara. 
  • Çevremizde yok mu maceraları mutlu veya mutsuz biten insanlar…
  • Olmaz mı.
Sanatçı da bu gerçekleri, yaşanması kişisel imliğinden süzüp, yeteneğiyle yetkinleştirerek yeniden kurar, denir. doğrudur. Yani gerçek bu kez sanatın penceresinden izlenir. Bir çok sanatsal yapıtta yazar, şair, ressam, müzisyen gerçeği yaşamdan soyutlayarak yeniden kurarlar keyfiyetinde. Belki budur bizi acımasız gerçeklere katlanır kılan. Yeniden kurulan, yaşamdan sıyrılan yaşam; yeni düşlerin umudu olan… Bilsem...
Destanların ulusların en eski ürünlerinden biri olduğu ve toplumsal bir umudu, düşü simgeledikleri bilinir. Toplum benliğinde destanlar ulusların varoluşu aşamasında karşılaştıkları zorlukları aşmada, sorunları çözmede ve yaşama sarılmada destekleyici birer etken olmuştur, filan. Ve aynı zamanda tüm zamanlarda insanlara moral…
  • Gılgamış Destanı’nın beslendiği kültürle bu yolda bir ilişkisi vardır sanırım… 
  • Destan içerik olarak elbette bir toplumsal coşkuyu temsil ediyordur. 
  • Ancak temas etmek istediğim bunlardan öte, bir birey olarak Gılgamış’ın efkarıdır…
Hüznüdür Gılgamış; çünkü o, tüm arayışlardan ve tutkulardan ötelerdedir. Bir aşk, bir servet değildir tutulduğu. O ölümsüzlüğün ardına düşmüştür bir ölümlü olarak. Bu anlamda yaşama ve ötesine bir itirazdır Gılgamış.
Mezopotamya’daki Uruk kentinin ünlü kralı Gılgamış’ın öyküsü, katıksız bir serüven, bir ahlak dersi ve trajedi karışımıdır. Hakikaten. Olaylar süresince destanı yaratan Gılgamış’ın ölümlülük sorunu üzerine eğildiğini, bilgiyi aradığını ve ölümlü insanların alınyazısından kaçmak istediğini not edilir meselenin uzmanlarınca.
Ölümsüz tanrılar trajik olmaz, denir. Gılgamış ilk insan kahraman değilse, şüphesiz, hakkında bir şeyler bilinen ilk trajik kahramandır böylece. Ölümsüzlüğün ve bilginin peşinde olan kişinin tüm özelliklerini kendinde topladığı için Gılgamış’ın duygularına hemen ortak oluyoruz. En azından ben oluyorum. Ne var ki böyle arayış, ancak trajik bir sonla noktalanabilir. Belki de budur destanı ve Gılgamış’ı daha tanıdık, daha biz yapıp gerçekliğe yaklaştıran…

Birinci bölüm burada bitsin.
İkinci parça yarın.

28 Kasım 2013 Perşembe

güzelson

Dünyanın en güzel soyadlı şairinden bir şiir paylaşalım hadi,
Halim Şefik Güzelson'dan Kız.
Bu arada Melih Cevdet'in
dostu Güzelson Halim Şefik için dediklerini de kaydedelim şuracığa:
Halim Şefik, bu küçük kitabı ile (Otopsi)
bizim kırk yıllık şiirimizi temize çıkarmıştır.
Evet,
küçük bir kitap, ama yaşamı savaşım içinde geçmiş,
acı çekmiş bir kişinin tanığı.
_______________
Kız
Bilir
İskelenin üstünde uçan kırlangıçlar
Bilsinler
Ben ölürüm de söylemem ölürüm de
Sana niçin bakamadığımı
Bir yaz akşamı
___________________
Güzelson Halim Şefik,
Orhan Veli'nin iyi bir arkadaşıydı. Yakın...
Cam işçiliği, kunduracılık, vapurlarda satıcılık,
gezici kitapçılık yaptı.
Tek şiir kitabı Otopsi'yi 1978'de az sayıda bastı,
tuttu dostlarına dağıttı.
Orada,
Bu bir kılıç balığının öyküsü,
yazılmasa da olur dedi.

Bu satırları ve dizeleri
Marlon Cahit Uzungece aktardı evet.

27 Kasım 2013 Çarşamba

bayan ğ

A. Reşat Hançerci
Karga İçin Yazdı

“Kızdığım biri vardı. Yazmam gerekti. Babam, elin kalem tutuyor, kızdığında abuk sabuk şeyler yapacağına yaz derdi. Neyse…birine kızılıp yazı yazılır mı? Yazılmaz. “Yazmazsam çıldıracaktım!” diye bir cümle geldi aklıma. Kim söylemişti…kimsenin umurunda değil. Herkes çorba peşinde…Yazmayıp da bir psikologa mı gitmeliyim? Bedavadan yazıp rahatlamalıyım. Başaramazsam giderim. Soyunarak terapi yapan bir kadın psikolog varmış. Belki ona giderim. Pirelli tekerleklerinden yola çıkarak her şeyi kadın bedenine bağlamak moda olalı, insan ruhunda bir gevşeme oldu…

Bukowski, günlük tutmak dangalaklıktır demişti. Bir dangalaklık yapıp “günlük” olmasa da bir şeyler yazacağım.
Peşinen söyleyeyim: Bayan Ğ’den hemen bahsetmem mümkün değil.
Hiçbir takımı tutmam.
Televizyonlarda boy gösteren spor programlarına kanalları gezerken kulağım değer. Bir bağırtı bir çığırtı, anlam vermeden boş boş bakarım. Yapacak başka bir işim yoksa izlerim. Futbolculuktan yorumculuğa geçen, spor yazarı olan spor zengini ayaklar, uzuvsal sıçramayla elle yazmaya başladıklarında, üzerlerine bir dinginlik, yüzlerine bir sırıtış oturur. Emekli hakemlerle, alaylı spor yazarlarıyla birlikte; ekranda görünen ‘pozisyon’ dedikleri ‘görüntü’ kabak gibi ortadayken, saatlerce, sabırsızca, bazen garip sesler çıkararak, bazen tıkanarak; oyuncuyla, topla, hakemle, seyirciyle ilgili konuşurlar. Farklı yorumlar zenginlik mi değil mi düşünmeden, kafam bir boşluğa düşüyor. Kendime geldiğimde o gün hangisi denk gelmişse o programın benim için “tabula rasa” etkisi bırakacak olması, yüzüme bir tebessüm olarak yansıyor. Bir süre sonra kafam boşalmış oluyor.
Eğer bir yorumcu diğerine çemkirirse işte o zaman Bayan Ğ geliyor aklıma. Gelmesin diye çeviriyorum kafamı.
Hazır yazı mazı derken köşe yazarları geliveriyor aklıma. “Memlekette her dört kişiden üçü” bir köşede yazıyor. Bu, mürekkep balığının her türünü yemiş, damak zevki olan kişiler karşı köşeye öyle kızıyorlar ki; birbirlerinin anasına sövmemek için dillerini sokmadıkları yer kalmıyor. Sade vatandaşlar kime inanacaklarını şaşırıyorlar. Kimileyin sevdikleri köşe yazarının bile ağzından dökülenler sade vatandaşın tüylerini diken diken ediyor. Düşüncelerini anlamaya çalışırken üslubuna sırt çeviriyorlar.
Mesela, biri Kürt meselesine çözüm ararken şöyle bir cümle pırtıyor dudaklarından.”Seni dağa kaldırır seks kölesi yaparım…” Bir diğeri kendi köşesinden sesleniyor: “Ulan sırdaş medyanın ayazda kalmış eşeği…” Yanıt ertesi gün geliyor: “Terbiyesiz, tapir suratlı hödük, seni haremime hadım ağası yaparım, kaynanan bile şaşırır.” Uzatmayalım, karşılıklı atışmalar böyle uzar gider. Yandaş, Candaş, Sırdaş,Yoldaş, Cemaatdaş vb. medya grupları oluşmuş durumdadır, kimse durumdan vazife çıkarmasın. Şimdi bütün köşe yazarlarını zan altında bırakmak ayıp olur. Kendisini herhangi bir gruba ait görmeyen, ya da görüp de görmemezlikten gelen, veyahut ;bizatihi ben o grubun nüvesiyim diyen ehli namus, ilkeli, saçları lüleli, jöleli köşe yazarlarını tenzih ediyorum.
Yazdığımı okudum. Epey rahatlamışım. Sıra geldi Bayan Ğ’ye. Baştan belirteyim bu kadın benim müdürüm. Müdür demek tam karşılamıyor ama başka bir kelime aklıma gelmiyor. Bugün ona çok kızmıştım. Nedenini şimdilik saklı tutuyorum. Unutmazsam bir ara yazarım.

Bayan Ğ, bencil biri de olsa gazetelerde yazanlar onu da rahatsız ediyor, sanırım. Neyse ki; çok sık ve düşünerek okumadığı için fazla zarar görmüyor. Bedava şeylere bayıldığı için; her gün kapımıza bırakılan heybeli kovboylar tarafından dağıtılan gazeteyi seviyor. Onun derdi gücü, etrafı gözetleyip iş arkadaşlarını patrona gammazlamak. Şunu da rahatlıkla söyleyeyim ortada pek patrona yetiştirilecek olgu da yok. Aslında patronun adı da sanı da kendisi de yok. Nihayetinde bir kargo şirketiyiz. Dilimi tutamadım. Yine onsuz olması gereken yazıma girdi.”
Sabahın köründe bunlar niye uykuma sızdı bilmiyorum. Giyinmem ve işe gitmem lazım. Haydi hayırlısı.
Kapıda Bayan Ğ ile karşılaştım. Selam verdim. Her zaman ki gibi almadı. Yerleri silen temizlikçi kadını azarladı. Bu vesile ile selamımı almış saydı. Çaycı bize doğru seğirtirken Bayan Ğ’ye sordu.
-Çay içer misiniz?
-Ben istersem söylerim!
Yanaştım, yüzüne yüzüne ‘günaydın’ dedim. Bir adım geriledi. Burnunu hafifçe kaldırdı. O dona kaldığımız anda Bayan Ğ’nin güzel bir kadın olduğunu fark ettim. Kıpırdamadığı, konuşmadığı sürece.
-Bay M. Yüzsüzlüğünüze hayranım. Saatin kaç olduğunu biliyorum.
Vücudunu kullanarak havaya çemkirdi. Patronun odasına doğru yürüdü. Koridor, o yürüdükçe, gözlerimde balta girmemiş ormana dönüştü. Hiçbir hayvana hakaret etmemek üzere yeni bir tür icat etmem zorunlu oldu. Çemkirgen. Gerçi çemkirmek onun en insani yönüydü. Bu yüzden Bayan Ğ’nin en insancıl yaklaşımla bir “Çemkirgen “ olduğuna karar verdim. Patronun kapısını çalmadan girdi. Alışılmış sabah haberlerini muştulamıştır diye düşündüm.
“Bay M. her gün olduğu gibi geç kaldı. Bu konuda hiçbir şey yapmayışınız beni elemlere buluyor. Üstelik adamın kafası abuk sabuk bir sürü gazete kesiğiyle dolu.Gündüz yapması beklenen işleri gece evinde yapıyor. Burada sadece akışı takip ediyor. Bütün gün ya bir şeyler yazıyor ya da günlük gazeteleri okuyor. Yaptığı bu eylemleri bilgisayar ekranında gerçekleştiriyor. O okudukça, yazdıkça benim başıma ağrılar giriyor.Söyle bana ayna, ne yapacağım bu adamla? Seviyorum keratayı. Hem işini de iyi yapıyor. “
Saçını başını düzeltmiş, rujunu tazelemiş süzülüşle dışarı çıktı. Topuklu ayakkabılarının sesi bir adım önündeydi. Ses kapımda durdu.
-Bay M, kafamdaki fırtınanın farkında mısınız?
-Bayan Ğ, lütfen endişe etmeyin. Bilgisayardan baktım. Varması gereken tüm paketler hedeflerine ulaştılar. Yolda olması gerekenler de, belirlediğimiz noktadalar. Dünden bugüne sıfır hatayla yaşamı devrettik. Gidin, rahat rahat, rahatlatıcı bir bitki çayı için.
-Çay zaten bir bitki Bay M.
-Sizin varlığınız bile yanlışları düzeltiveriyor Bayan Ğ.
-Çok lafazansınız Bay M.
İçimden siz de çok habezansınız demek geçti ama…yemedi.

26 Kasım 2013 Salı

ka n

ki Karga 
bulanmışken 
alacakaranlığa 
kılıcında bir damla kan 
kuşanmadan kalmış durup kalmış 
kınında donmuş zaman

22 Kasım 2013 Cuma

Tribün Deyimleri


Bir de şöyle baksak deyip futbola,
Marlon Cahit Uzungece
Karga İçin Yazdı        
İyi Oynadık, Ama

Kaybedenin afyonudur, efkârlı bir sigaradır, bir akşam rakısıdır: “iyi oynadık; ama kazanamadık.”                
Buna avunma mı deseydik?
Orhan Gencebay’dan maç sonu “Bir Teselli Ver”.
Adı ne olursa olsun hem takım hem taraftar bu sözle bir itidal bulur.
Deniz mutedil dalgalı olur, içimizdeki o tsunami durulur olur. İyi bir şeydir bu, takıma olan inancı devam ettirir.
Bir direnme duvarı oluşturur, geçici bir siper de sayılır.
Bizi bir sonraki haftaya taşır.
En elzem ilaçtır.
Hakikaten şifadır.
Bu sözün içeriği belli bir kalıptır.
  • Dünyanın her yerinde kullanılır, 
  • evrensel bir şeydir yani. 
  • Ana fikir de hazırdır böylece. 
  • Bu kıssadan herkes payına düşen mutluluğu alır.
  •  İyi oynuyorsak 
  • kazanmamız 
  • an meselesidir.
Bu söz sadece tribünlerin deyimi değildir yorumlanacağı üzere; teknik direktörler, yöneticiler, futbolcular da bunu sezon boyunca yedekler.
Sanki bir “açıl susam açıl”dır.
Umuda ve sürprizlere dairdir.
İyidir, hoştur,
güzeldir.
Evet, kazanamadık; ama çok iyi oynadık.
Üzme kendini bu kadar Baggio.

20 Kasım 2013 Çarşamba

Karakaş Kara Göz Elmas


Bülent Bingöl 
Karga İçin Yazdı
Aleyna bürosunda yönetim kurulu toplantısına hazırlanıyordu. Kara kaşlı, kara gözlü, güzel bir kızdı. Bürosu “Türkçe ad bulunamayan Tower’da gök kubbeye yakın, körfez manzaralı salon salomanje büyüklüğündeydi. Mobilyalar, votka adına benzeyen ünlü bir mağazadan alınmıştı. İçeri girmiş olsaydınız; kırmızı,siyah renklerin simetrik bakışmaları karşısında,Türkübarken uhrevi bir tarikatın zikir alanına dönüşmüş gibi duran bir mekan görürdünüz. Dostlar alış verişte görsün babından köşeye konmuş kitaplıkta dergiler pasparıldak duruyordu. Yalnızca bir rafında, yalnız başına Stendhal’ın Kırmızı ve Siyah romanı vardı.

Diz üstü bilgisayarı masa üstüne konulmuş, Aleyna’nın gözleri ekranda piyasalardaki son duruma göz atıyordu.İçeri bir adam girdi. Üzerinde mavi önlük, mavi pantolon yaklaştı. Karşısına oturdu:

“Sizinle bir şey konuşmak istiyorum.”
“Buyurun sizi dinliyorum.”
“Kara Şövalye filmini izlerken ekranın altında başka bir filmin reklâmı girdi. Harrison Ford’un endişeli gözleri yine birilerini kurtarmaya çalıştığını belirtiyordu. Tanıdık birine benziyordu. Buldum. Orhan Pamuk. İkisi de benim gibi bazlama suratlıydı. Bütün kitaplarını okuduğumu söylemeliyim. En beğendiğim Kar. Aslında erkek yazarları pek sevmem; Virginia Woolf, SylviaPlath, Aslı Erdoğan, Ayfer Tunç sevdiklerimdir. Neyse; film yeniden başladı.

Jokerlerin piri, yüzünde bıçakla oluşturulan gülümsemenin ilk hikayesini anlatıyordu. Heath Ledger’ın adını anmamak haksızlık olur. Hele Batman ile yaptığı ahlaki sohbet Batman’in kostümünde onulmaz yaralar açmıştı. Joker’in yüz boyası kimyasal gözükmüyordu. Oysa Batman’in muşamba yamanmış yüzü; bir antibiyotiğin yan etkisi kadar masumdu. Bu kadar beyaz adamdan sonra Morgan Freeman, Batman’e yeni alet edavat, takım taklavat gösterisi yaptı. Alet fetişizmi James Bond serisinde de görülür. Babacan, mahcup gülümseme ustası, bazen tanrı Morgan Freeman’ı bu filmde biraz ciddi bulduğumu itiraf etmeliyim. “Freeman” adı zencilerin çektiği acıların bedeli midir bilmem. Bizim millet “Özgüradam” soy ismini kullanmaz, “Bedavadanadam” diye çevireni duyduğumu sanmıyorum. Hollywood, “Freeman” adını oldum olası sevmiştir.

Son yıllarda klasik dini isimlerin yanında, kutsal kitaptan gelişi güzel bakılarak ad koyma adeti inkar edilemez. Bunu eleştiren bir hoca efendiden “Bekir’in” deve yavrusu demek olduğunu öğrendik. Açıkçası şaşırdım…”

“Bunları bana niye anlatıyorsunuz?”
“Beni etraflıca tanımanızı istedim. Çünkü size talibim.”
“Bir dakika sen şu getir götür işlerini yapan Hasan Efendi değil misin?
“Adım Hasan, soyadım Efendi, doğrudur. Hangimizin işinde bir “getir-götür” eylemi yok ki?”
“Nasıl böyle bir şeye cüret edersin?”
“Susan Miller’ı okudum, falımda siz çıktınız.”
“Bana bak…”
“ Lütfen, fazla zamanınızı almayacağım. Size umutsuzca aşığım. En azından yüzünüze karşı söyleyeyim dedim. Ne yapsaydım yani; Televizyondan, bir evlendirme programından mı seslenseydim size. Yoksa, bilgisayar marifetiyle dürtse miydim?”
“Güvenliği çağırdım!”
“Gerek yoktu. Benim öyle ne olağan üstü kostümlerim ne de silahlarım var. Tek kostümüm tenim.”

17 Kasım 2013 Pazar

ismim bana lazım değil

A. Reşat Hançerci
Yine Karga İçin Yazdı

Kargadım
Konuyu isimlerle açar Tanrı Munçigi. Onun için kimin veya neyin tanrısı olduğu önemli değildir. “Ve tanrı kadını yarattı” gibi tartışmalara girmez. Yok kaburga kemiği yok kaburga dolması mitlerine hiç bulaşmaz. Sadece konuşur. İsimli bir açış onun sisli bir günde damlacık yağmurundan etkilenmesindendir. Sisi ,uhrevi bir manada algılamaz. Sis sistir ve isim isimdir. İçi islenip, hisle dolduğunda duygularını kelime olarak kusar. Elçisi falan olmadığından mütevellit, zihninde oluşturduğu mütevelli heyetine de zerre kadar itibar etmez. Öyle; içkin, aşkın, mündemiç, kerpiç gibi muhabbetlere girmez.
“Neyi açtığını bilmemek denli heyecan verici bir şey yoktur.” Tanrı Muçigi.
  • İsimlerle açmasının nedeni son zamanlarda “babakritik-anakronik” isimlerin üçlenmesi. 
  • Çocuklara üç isim verilmesine tav olur. 
  • Baba, oğul, kutsal ruh üçlemesi dahil bütün üçlemelere karşıdır. 
  • Hele Sinema üçlemelerine ifrit olur. Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Tarık Tekçe, Orhan Veli Kanık hariçtir. 
  • Bu üç isme ve şahsa özel bir sevgi besler. İstisnalar kaideyi kaydırmaz.
  • İçinde “can” geçen üçleme isimler iyice yayılıp erozyona uğrayınca biraz mutlu olmuştur. 
  • Aşırı kullanılan isimlerin insanın yüzünü eskiteceğine inanmaktadır.
Aslında “üçleme” vakasının hırıstiyanik olduğunu. Adlara bulaşan bu alışkanlığın; İspanyolca konuşan milletler tarafından suyu çıkarılmıştır. “Gabriel Garcia Mendez Eldorado Verendez”, “Maria Soarez Mundis Ançuez Desperado Esperanto” gibi önü arkası bilinemez isimler,sanırım ikna edici olur. Allahtan adamlar çocuğu suya batırıp çıkarıyor, bir kulağa isim okunması adeti olsa yandı gülüm keten helva.
  • Jose Saramago yıllarını hırıstiyanik etkinliklere karşı yazmaya vermiştir. 
  • Kör olup görmezlikten gelmiş, 
  • fil olup yollarda unutmaya çalışmış, 
  • balona binip cehaletten kaçmış ermiş bir kişidir. 
  • Saramago’nun gizli bir üçüncü adı var mıdır bilinmez. 
  • Bilemeyiz. 
  • Tanrı Munçigi hiç bilmez çünkü bilmekten yorulmuş, bilme ağacını kökünden kesmiştir.
Efendim bir de iki ismin yanında her zaman söylenmeyen “göbek adı” denen bir isim vardır.
Bazı milletlerde görülür. Göbek dediysek, tabii ki göbeğe yazılmaz. Genelde şöyle yansır günlük hayata: doğan çocuğa dedesinin ya da nenesinin adı verilir. Bu adın modası geçmiştir. Çocuk da kendisini alaydan, kalaydan korumak için varlığını iddia ettiği göbek adını kullanır. Misal çocuğa Şaziment adı verilmiştir. Çocuk ise Nilsu adını kullanmaktadır çünkü bu ad onun göbek adıdır. Örneği incelersek: “Şaziment”, kimse kızmasın, laminant parke çeşidi yahut şanzımanla ilgili bir şey hevası vermektedir. Oysa “Nilsu” daha çok gideri olan bir isimdir. Gerçi arkadaşları Nilsu’ya , Şırılsu diye takılmadan edemezler. Ha!Ha!Ha!
  • Gelelim esnek isimlere. İlmi tabirle “flexible” da denen bu isimler, harf değişiklikleriyle sünerler. 
  • Sümerlerden beri vardır denir. 
  • Diyen diyor, torbası nerde bilinmiyor. 
  • Hemen örneklendirelim: 
  • Avatar esneyip Gavatar oluyor. 
  • Kavasa hatta Sivas’a kadar gidenleri duymadık değil.
Aile çekirdek aileye dönüşüp, anne babalar numunelik “bir adet” çocuk yaptıklarından, kızlı erkekli takılma anlarının kısalığından yapmaya vakit bulamadıklarından çocuk değerli mi değerli oluyor. Eee! Ona konulacak isim kutsallık kazanıyor. Piyasada isim kitapları türüyor. Bunlardan biri; konulacak ismin baş harfinden yola çıkarak çocukla ilgili çıkarımlar yapıyor. Şu harfle başlarsa lider olur ve iyi şiir okur.(R) Ötekiyle başlarsa ondan bir halt olmaz.(Ğ) Bunlar bizim katımızda safsata kabul edilir.
Peki senin adın ne cancağazım, dediğinizi duyuyorum.

“İsmim bana bile lazım değil, sen ne yapacaksın?” dedi.
(Orhan Veli/Hoşgör Köftecisi )