12 Kasım 2013 Salı

kargacıl

Artin Reşat Hançerci
Karga İçin Yazdı

Ulan dedim kendi kendime niçin yazıyorsun?
Cevabım; akıllara zarar, delilere karar:
Karga için yazıyorum dedim kendime.
Bir oturdum klavyenin başına pir oturdum.
Maziyi humayun, geçen yaz, oku dedi.
Okuduklarımdan aşırdıklarım aşağıda beğeninize amade olsun ama kalmasın gözünüzde:

I

Boris Vian bir kızla tanıştırdı beni.
Sunday Love.
Sayın ağbilerim, ablalarım; kızlı erkekli duyduğunuz bu “ismi güzellik” insanı aşklara gark etmez mi?
Kolay kolay aklımda kalmaz dedim ya serde vurdum duymazlık var.
Bu Sunday Love kafama kazındı.
Onun için bir roman yazılmaz ise gözü açık gider bütün umumi zamparalar.
Colette abla orda dur dedi “Cicim”!
Çapkın bir edayla; ‘Piccola Principessa’ deyiverince.
İşin pirinci ortaya çıktı.
Sayfa 64: “Manastırda bir erkek! Bir yaşıma daha girdim, ne kadar tahrik edici.”  
Sayfa  122: “Aynı terliği parçalamaya alışmış iki köpek gibi buluştuk.”  
Aşk! Minel Aşk! Evet bahsi geçen bir aşk idi ama anlatımını bir kadın damıtmıştı.
Kadın erkekten büyüktü zahir ve cevahiri kurtarmak adına; “…yaşını başını almış kadınları, önce korse giymeye, arkasından saçlarını boyamaya, en sonunda da şık iç çamaşırlarını ihmal etmeye kadar götüren tedrici rehavetten kendini korumuştu.”
Şimdilerde, insanlar kızlı erkekli nezaketten taharetle, duş takımlarından çok tuş takımlarıyla ilgilenmekteler. Telefonlara abanmaktan vakit kalmayınca çamaşırlar kahve falına meyletmekte.
Umarım tarota kadar vardırmazlar içlerindeki madrabaz eğilimleri.

II
Biraz ciddi meselelere girersek Bernard Malamud’un “Tamirci” sinden başlayabiliriz.
İftiraya uğramış bir Yahudinin yaşadıkları.
Dünya nasıl kötü olabiliyor, insanlar nasıl kötü olabiliyor, kime karşı?
Yine insana karşı.
Hal böyle olunca sığınılacak yerler az.
Kişiler az.
Tanrı var, belki.
Sayfa 66: “ Tarih okumaktan yorgun düşerek Spinoza’ya geri döndü. 
Din kitaplarını, batıl inançları ve mucizeleri eleştiren, neredeyse ezbere bildiği bölümleri yeniden okudu. 
Bir Tanrı vardıysa bile, Spinoza’yı okuduktan sonra dükkanı kapatıp, gitmiş, sadece bir fikir olarak kalmıştı.”

III
Chaucer’ı üniversite yıllarımdan tanırım.
Ders olarak okumuştuk.
Öğrenci fakirliğinden o meşhur ve muhteşem eserini alamamıştım.
Fotokopi sihirbazı sayesinde parçalarına bulaşmış, haz almıştık okumaktan.
El altında her daim bulunması gereken
Canterbury Hikayeleri günümüzde daha bir ehemmiyet kazanmıştır.
Ehemmiyet derken emniyetin önemine binaen mevzuuyu dillendirmiyorum.
Kitabın polis devletiyle alakası yok.
Daha çok din adamları ve dini ciddiye alan insanlarla ilgili.
Önemi de buradan baş gösteriyor.
Dünya dine meylederken Chaucer okumamak, Mamakta cezaevi yoktur demekle koşut.
Sayfa 46: “Altın paslanırsa demir ne yapsın? Güvendiğimiz papazlar şaşırırsa yolu, sıradan dindarların pasına hiç şaşmamalı.”
Sayfa 68: “Oysa hayvanlar bile daha fazla zevk alıyorlar dünyadan çünkü ölümden sonra ıstırap ve göz yaşı yok onlara.”
Sayfa 94: “Cennette Luna/ Dünyada Diana/ Cehennemde Proserpina
Sayfa 108: “Ölümdür bütün dünyevi acılara merhem.”
Sayfa 312: “Radix malorum est Cupiditas. (1.Timoteos’a   vi.,10)
            Bütün günahların bir kökü para sevgisidir.
Sayfa 332: “Tanrı’ya şükürler olsun ki ben çıktım beşe
           Başım üstünde yeri var,  yine de itirazım yok altıncı eşe.”                    
Sayfa 363: Notlar (Bath’lı Kadın’ın Hikayesinden):
“Ve her birinin en güzel yanlarını tattım,
Hem para keselerini, hem  alttaki keselerini boşalttım...
Beş değişik kocanın mektebinde yetiştim ben de.”


Kitaplardan bahsetmek güzel ama herkes bu tadımlık demlerden hoşlanmayabilir.
Bir hamiş yapmak gerekirse, gereksin, biz de yapalım.
Bazen bir bütünden ziyade, bölük pörçük şeyler okumak insanda mozaik pasta etkisi yapar.
Kimi pastayı sever kimi sevmez.
Sevenlere selam, sevmeyenlere selam; gökten üç silahşor düşmüş!
Athos, Porthos, Aramis!

10 Kasım 2013 Pazar

Şükrü Erbaş'ın Çığlığı


A. Reşat Hançerci
Karga İçin Yazdı

Şükrü Erbaş ile 25 Nisan 2009’da İzmir Kitap fuarında tanıştım. Söyleşilerden birine amaçsızca katıldım. Karşımda hiç tanımadığım bir adam, Şükrü Erbaş vardı. Dinledim ve sevdim.
Toplu Şiirler-1 kitabını aldım.
Şiirlerini de sevdim. Örneğin:

ÇIĞLIK

Yankısı boşlukta kalmış bir içli çığlık
Elektrik direğine tebeşirle yazılmışlar:
Seni seviyorum

Direnip durdu günlerce
Zamanların bulutundan süzülen
Hüzün yağmurlarına
Tuhaftır silinmedi.

Kimdir, hangi çalkantıda
Salmıştır çığlığını yolların ucuna?
Almış mıdır bir yazıda donup kalmış titreşimi
Yüreğinin ocağına o gönül üzüncü?

Sevmek derinimizde gülü solmuş bir zaman
Geçtik her seferinde aynı soruyla
Düğümlenmiş bir duyguyu çözüp bağlayarak:
“Sevdiğine yanıt vermedikten sonra
Başka kime yanıt verir yeryüzünde insan?” *
                                        *Albert Camus

Şükrü Erbaş’ın Çığlığını okuyunca Munch ve Çığlık'ı aklıma geldi.
Bir şiirdeki gizemli imgeyi bulmuş gibi sevindim.
Artık tebeşir kalmadı ki ahşap üstüne “seni seviyorum” yazmanın tadına varalım.
Cep telefonu tuşlarında dans eden baş parmaklar başka düşlerin nasırını tutuyor. Sanal alemde kimse kimsenin yüzüyle karşılaşmadan, geçtim “seni seviyorum” demeyi neredeyse halvet oluyorlar.
Albert’in dediği üzerine düşündüğümde şunu diyorum:
  • Günümüzde insanoğlu ve kızı 
  • sevdiğinin dışında herkese yanıt veriyor. 
  • Sanal olarak her şeye ulaşıyor.
  • Her şeyi satın alıyor, 
  • her şeyi satıyor.
Umudumu yitirmiş değilim çünkü tebeşiri olmadan da direklere yazı yazacak insanlar var, hep de var olacaklar.
Gelelim direkler mevzuuna;
elektrik direğinden geçelim Metin Altıok’un Telgraf Direklerine:
“…
Kuşlar konar omuzlarına
Süslemek için gömleğini,
Kuşlar ki bozkırın apoletleri
…”
Teknoloji ilerlerken ardında bıraktı o ağaç gövdelerinden yapılma telefon direklerini.
Her yol hikayesinin jönü olmasalar da önemli karakterlerindendi direkler.
Otobüs yolculuklarının gizemli, yalnız koruyucularıydı onlar.

8 Kasım 2013 Cuma

çat çat ve orhan veli


Çat Çat
1940’ların sonunda Karaköy Perşembe Pazarında bulunan salaş meyhanenin adıdır.
Asıl adı Hoşgör’dü ve Derviş adında biri tarafından işletiliyordu. Çat Çat adını mekânın baş müdavimi Orhan Veli takmıştı.
Salah Birsel’e göre köfteci, Mehmet Kemal’e göre balıkçı meyhanesiydi. Ama bu iki tanık da mutfakta çalışan Mualla Abla’nın, Orhan Veli’ye hafiften âşık olduğu konusunda hemfikirdi.
Sabahattin Ali, Bedri Rahmi gibi dostları Orhan Veli’yi bulmak için çat kapı Çat Çat’a giderdi. 
Rakı içecek paraları olmadığı için burada ucuz Güzel Marmara şarabı içiyorlardı. 
  • Mehmet Kemal, 
  • Mualla Abla pişirdiği balıkları servis ederken, 
  • İstanbul’a yerleştikten sonra 
  • sakalı koyuverip 
  • devrin bobstil modasına uyan Orhan Veli’nin 
  • bu kalender yoksulluktan büyük keyif aldığını anlatır.
Ölümsüz, İstanbul’u Dinliyorum şiiri bu dönemin ürünüdür.

Kaynakça:
Rakı Ansiklopedisi, Sayfa 152
Mehmet Kemal, Acılı Kuşak
Salah Birsel, Boğaziçi Şıngır Mıngır

6 Kasım 2013 Çarşamba

Madam Bovary’nin Trajik Sonu

Çağan Diken
Karga İçin Yazdı

Gustave Flaubert’in yazdığı “Madame Bovary” adlı eser 19. Yüzyıl Fransa’sında romantik kişiliği dolayısıyla gerçek aşkı ve heyecanı arayan Emma Bovary’nin hayatını konu alır. Roman evlilik, ihanet ve intihar üçgeni içinde geçmektedir. Roman boyunca Madame Bovary’nin iki kişilik arasında yaşadığı çatışmalar ve çelişkiler ele alınır. Bunlardan biri toplumun dayattığı Madame Bovary karakteridir, diğeri ise şehvet, heyecan ve aşkı arayan Emma’dır. Gerçek aşkı ve tutkuyu arayan Emma, elde ettiklerinden asla memnun olmaz. Madame Bovary’nin bu memnuniyetsizliği doyumsuz bir kişiliği olmasından kaynaklanır. 
Kişiliğinin böyle olmasındaki etkenlerden bazıları okuduğu eserler, toplum ve yetiştiği çevredir. Madame Bovary en sonunda istediklerinin hiçbirini elde edemeyince hayata karşı yenilgisini kabul ederek intihar eder. Emma’nın bu kararını dolaylı yoldan Charles ve Rodolphe etkilemiştir fakat onun bu gerçeklerden kaçışı kendi doyumsuzluğundan kaynaklanmaktadır. Eserde Emma’nın doyumsuzluğu ve gerçeklerden kaçışı semboller ve ironiler yardımıyla ortaya konulmuştur.
  • Emma ilk hayal kırıklığını Charles ile olan evliliğinde yaşamıştır. 
  • Bu evlilik ile ilgili umutludur, mutlu olacağına, sınıf atlayacağına inanmıştır. 
  • Ancak Charles kişiliğinde, Emma’nın bir erkekte istemediği tüm özellikleri barındırmaktadır. 
  • Emma bir erkeğin güçlü, bilgili ve cesur olması gerektiğine inanır fakat Charles bu özelliklerin hiçbirine sahip değildir. Aksine ürkek, çekingendir ve Emma’nın bir erkekte olmasını beklediği bilgi ve anlayıştan yoksundur: “Onu asıl çileden çıkaran Charles’ın çekmekte olduğu acıdan haberi yokmuş gibi bir tavır takınmış olmasıydı. 
  • Charles karısını mutlu ettiğine inanmıştı, bu da genç kadına aptalca bir hareket gibi geliyordu. Charles’ın buna inanmasını ise bir nankörlük saymaktaydı.”(153). Daha romanın başında Charles’ın kişiliği okuyucuya kasket sembolüyle verilir. 
  • Charles kasketini düşürünce, yerden alsa mı, kafasına taksa mı bilemez, ürkek davranır. Bu sembolle utangaçlığı, korkaklığı okuyucuya aktarılır. Charles Bovary’nin kişiliği hakkındaki ilk ipuçlarına sahip oluruz. 
  • Nabokov’un da belirttiği gibi: “O da cansıkıcı, hantal, miskin bir adamdır, albeni, beyin, kültür denen şeylerden nasibi olmadığı gibi, kendisine geleneksel kavram ve alışkanlıklardan, eksiksiz bir de takım edinmiştir.”, Charles Bovary, Emma’nın beğenebileceği bir erkekten oldukça uzaktır. 
  • Bu yüzden Emma bu evlilik boyunca, Charles’ı asla yanına yakıştıramaz, kendine layik görmez. Örneğin; Vaubyessard Şatosu’ndaki baloya gittiklerinde Emma Charles’dan utanır ve onu tersler, çünkü baloda onunla görünmek istemektedir:


“Charles’ın pantalonu göbeğini sıkmaktaydı:
“Dans ederken ayağımın altındaki kayışlar rahatsız edecek beni,” dedi.
Emma “Dans ederken mi?” diye sordu.
“Evet!”
Genç kadın “Delirdin mi ayol!” dedi. “Alay ederler seninle, otur oturduğun yerde!”  (86)
Emma’nın evliliği bu balodan sonra daha da kötü bir hal alır. Bu balodan öylesine etkilenmiştir ki, eve döndüğünde bunun hayaliyle yaşamaya devam eder: “Emma için bu balonun hatırası, hep zihnini kurcalayan bir şey oldu. Her çarşamba günü sabahleyin uyanırken, “Hah! Sekiz gün önce… on beş gün önce… üç hafta önce oradaydım,” (94), diyordu kendi kendine.”. 
  • Kendini gerçekten de o dünyaya aitmiş gibi görür ve yaşadığı yer ona daha önce olduğundan daha da sıkıcı, bunaltıcı görünür. 
  • Böylece Emma bu tekdüze hayatına tam alışmışken kendini yine kopmuş bulur. Karısının sıkıntılarını hiçbir şekilde göremeyen Charles ise hayatından gayet memnundur. 
  • Charles’ın hiçbir şeyin farkında olmayışı Emma’yı ondan iyice uzaklaştırır. Emma sürekli yaşadıkları yerden şikayet etmeye başlar, ancak o zaman Charles Emma’nın mutsuzluğunun farkına vararak karısının mutsuzluğunun yaşadıkları yerden ileri geldiğini sanır. 
  • Bu düşünceden yola çıkarak başka bir yere yerleşmenin ona iyi geleceğine karar verir.
Yonville’e doğru yola çıktıkları zaman Madame Bovary hamiledir. Bu hamilelik onu bir nebze olsun evliliği hakkında umutlandırmıştır. Emma’nın tek dileği, bu çocuğun erkek olmasıdır çünkü kendi çektiği acılarla çocuğunun da yüzyüze gelmesini istemez. O erkeklerin her zaman daha güçlü, daha özgür olduğuna inanmaktadır. Bu yüzden onlar mutluluğa kadınlardan daha kolay ulaşabilirler:
“Bir oğlu olsun istiyordu; güçlü, esmer olacaktı; adını Georges koyacaktı; bir erkek çocuğu olacağını düşündükçe de, geçmişteki bütün yoksunluklarının öcünü umut halinde almış gibi oluyordu. Bir erkek özgürdür hiç olmazsa; her tutkuyu tadabilir, her diyarı dolaşabilir, engelleri aşabilir, en uzak görünen mutluluklara erişebilir. Bir kadının önünde boyuna bir sürü engel vardır. Hem hareketsiz hem gevşek olduğundan, bedeninin gevşekliği, boyun eğmek zorunda olduğu yasal bağlar onun aleyhine işler. Tıpkı bir şapkanın şeritle tutturulmuş peçesi gibi, iradesi de rüzgarın her esişinde çırpınır; böylece, bir kadını daima sürükleyen bir arzu, daima alıkoyan bir bağ, bir düzen vardır.” (130)


Maalesef bu konuda da hayal kırıklığına uğramış ve bir kız çocuğu dünyaya getirmiştir. Böylece bu evliliğe dair umudu tamamen kırılmış ve çocuğunu hiçbir şekilde sevememiştir. Emma’nın kızına verdiği isim bile bir tesadüf değildir, onun sınıf atlama isteğine bir örnektir. Kendini aristokrat sınıfa ait gördüğü için, kızına da böyle bir ismi uygun görür: “Sonunda Emma, Vaubyessard Şatosu’nda markizin bir genç kadını Berthe diye çağırdığını hatırladı; o andan başlayarak o ad seçildi.”(132) Emma’nın ölümünden sonra, Charles’ın da ölümüyle beraber Berthe halasının yanında yaşamaya başlar, halasının maddi durumu iyi olmadığından Berthe bir iplik fabrikasında çalışır. Flaubert romanın sonunda Emma’nın romantik tutkularıyla bu şekilde dalga geçmiş ve aristokrat sınıfa ait bir isim koyulan kızın işçi fabrikasında çalışarak sonlanan hayatıyla ironi yaratmıştır.
  • Elindekiyle mutlu olmak Emma için mümkün olan bir şey değildir. 
  • O her zaman daha iyisini, ulaşamadığını istemiştir. Emma’nın böyle biri olmasındaki en büyük etkenlerden biri de okuduğu eserlerdir. 
  • Dönemin Fransız Edebiyatına romantizm akımı hakimdir. Daha rahibe okulunda okuduğu yıllarda Emma gizli gizli bu kitapları okumuş ve kendi hayatının da bir gün böyle olacağını hayal etmiştir, hatta taşralı bir kız olduğunu asla kabullenememiştir. 
  • Nabokov, Emma’nın okuma alışkanlıklarını şöyle eleştirir:
“Emma romansların, az çok egzotik denebilecek romanların, romantik şiirlerin bıkmak bilmez bir okurudur. … Ama önemli olan yazarların iyi ya da kötü olmaları değil. Önemli olan onun kötü bir okur olmasıdır. Kitap okurken heyecanlarına kapılır, sığ ve çocukça bir biçimde kendini şu ya da şu kadın roman kişisinin yerine koyar.”
Bir gün o kitaplardaki gibi şatolarda yaşayacağına, tutkulu, şehvetli bir aşka sahip olacağına kendisini öylesine inandırmıştır ki, hayatındaki hiçbir şeyle yetinemez ve gerçekleri adeta görmezden gelir:
“Yaşadığı anın parıltısı karşısında o ana kadar çok belirli olan geçmişteki hayatı olduğu gibi kayboluveriyor, bu hayatı yaşamış olduğundan neredeyse şüpheye düşesi geliyordu. Emma buradaydı; balo salonunun çevresinde, bütün başka şeylerin üzerine çökmüş olan loşluktan başka bir şey görülmüyordu.” (89)
Charles ise Emma’nın istediği hiçbir özelliğe sahip olmamasına rağmen onu mutlu etmek ister ve karısını gerçekten sever fakat Emma Charles’dan o kadar uzaktır ki, onun yaptığı hiçbir şeyden mutluluk duymaz ve bu evlilikte kendini kapana kısılmış gibi hisseder. Yaşamını böyle geçireceği gerçeğine dayanamaz.


Emma’nın ölümünü dolaylı yoldan etkileyen, onu hayal kırıklığına uğratan bir başka karakter ise Rodolphe’dur. Emma Yonville’de Rodolphe ile tanışır. Charles’ın aksine bilgili, güçlü bir erkektir, zengindir. Emma, onunla beraber istediği her şeye sahip olacağını düşünür. Rodolphe aynı zamanda kadınları çok iyi tanıyan, ne istediklerini bilen bir adamdır. Bu yüzden Emma’yı elde etmek için de ne yapması gerektiğini çok iyi bilir ve Emma’yı onu sevdiğine inandırır. Emma romantik eserlerden gördüğü bu şehvete, gizli buluşmalara özenir, Rodolphe’un aristokrat sınıfa ait olması da onu cezbeden bir başka özelliktir. Rodolphe, Emma için bambaşka bir dünyayı temsil eder, Charles’da arayıp bulamadığı tüm özellikleri Rodolphe’da bulmuştur:
“En sonunda, sevginin zevklerine, mutluluğun artık umudunu kesmiş olduğu o hummasına kavuşacaktı demek, ha? Olağanüstü bir şeyin içine girer gibiydi; burada da her şey tutkudan, coşkudan, sayıklamadan ibaretti; mavimsi bir sonsuzluk her yanını sarmıştı; duyguların doruğu, düşüncelerinin altında ışıldıyordu; sıradan, gündelik hayat ise ta uzaklarda, aşağıda, loşluk içinde, bu yüksekliklerin arasından görünüyordu gözlerine.” (210)
  • Emma ona o kadar bağlanır ki, geride bırakacaklarını bir an bile düşünmeden onunla kaçmaya bile cesaret eder. 
  • Onun için artık sadece Rodolphe vardır, öteki sıradan hayatını görmezden gelmektedir. Rodolphe’un onu gönülden sevdiğine, onunla kaçacağına gerçekten inanır. 
  • Oysa Rodolphe için Emma elde ettiği sıradan kadınlardan bir tanesidir. Emma’nın gözünü boyamak, onu sevdiğine inandırmak Rodolphe için hiç de zor olmamıştır. 
  • Emma’ya söylediği süslü sözlerle adeta onu ayakta uyutur: “Rodolphe:“Belki yüz kere gitmek istedim hatta, ama peşinizi bırakamadım, yine kaldım.”” Emma, Rodolphe’a hediyeler alır. Bunlardan biri yaldızlı, gümüş saplı bir kırbaçtır üstünde latince “gönülde aşk” mühürü bulunmaktadır. 
  • Flaubert burada kırbaç sembolünü bir ironi ile beraber kullanır. Kırbaç gücü temsil eder, bu yüzden Emma ona kırbaç alır çünkü Rodolphe ilişkilerinde güçlü, baskın taraftır ayrıca bir erkekte görmek istediği bir özellik olduğu için gücü temsil eden bir hediye tam Rodolphe’a göredir. “Gönülde aşk” mühürü ise Rodolphe, Emma’yı gönülden sevmediği için bir ironi yaratır. 
  • Burada geçen bir başka sembol ise Rodolphe’a hediye olarak aldığı sigara tablasıdır, bu da Rodolphe’u, Vikont gibi yükseklerde görmesini temsil eder. 
  • Rodolphe da aristokrat sınıfa ait, önemli bir insandır ve Emma’nın ona bu kadar bağlanmasının en büyük sebeplerinden biri de budur. Ancak Rodolphe, kandırdığı her kadına yaptığı gibi Emma’yı da yüzüstü bırakır, terk eder. 
  • Emma bir türlü kendine gelemez, aylarca yataktan çıkmaz. Bu onu ölümüne sürükleyen en büyük nedenlerden biridir. Ama Emma’nın doyumsuz kişiliği zaten onun bir gün Rodolphe’dan sıkılmasına yol açacak ve Rodolphe onu terk etmese de o bir yerde yine daha fazlasını isteyecek, mutlu olamayacaktır. Zaten Rodolphe her ne kadar yüksek bir sınıfa ait olsa da Emma için yeterli değildir. 
  • O büyük bir şehirde, şatolarda yaşama hayalini kurar. Rodolphe, Charles’a göre daha iyi bir seviyede olduğu için Emma’yı etkilemiştir, fakat ona alıştığında bütün bunlardan da sıkılacak ve daha iyisini isteyecektir. Bu sebeple yine bir şekilde ölüme sürüklenecektir.
Emma’nın sınıf atlama çabaları her defasında onu yukarıya taşımaktan çok  daha da aşağıya çekmiştir. Kendi hayal dünyasında yaşaması ve gerçekleri kabullenememesi onu mutsuz bir insan haline getirmiş ve hiçbir şeyden asla tatmin olamamasına yol açmıştır. Romanda Madam Bovary doyumsuzluğu nedeniyle yanlış kararlar ve yanlış seçimlerle kendi sonunu hazırlamıştır.

Kaynakça:
Flaubert, Gustave. Madame Bovary. Çev. Samih Tiryakioğlu. İstanbul: İletişim Yayınları, 2011.
Nabokov, Vladimir. Edebiyat Dersleri. “Madame Bovary”. Çev. Fatih Özgüven ve Nihal Akbulut.
Kelime sayısı: 1494

3 Kasım 2013 Pazar

attila ilhan'la bir gün


Halil Çetin
Karga İçin Yazdı

1977 yılıydı; üniversitede tez konum “Divan Şairi Nedim ile günümüz şairi Attila İlhan’ın şiirlerinde görülen tema benzerlikleri”ydi. Ahmet Erbaş Hocam bu tez konusu için görüşme de talep etmiş ve arkadaşı Attila İlhan’dan Bilgi Yayınevi’nde danışmanlık yaptığı odada randevu bile ayarlamıştı bana..
“sisler bulvarı bir gece haykırmıştı
ağaçları yatıyordu yoksuldu
bütün yaprakları sararmıştı
bütün bir sonbahar ağlamıştı
ağlayan sanki istanbul'du
öl desen belki ölecektim
içimde biber gibi bir kahır
bütün şiirlerimi yakacaktım
yalnızlık bana dokunuyordu.
(1)
diyen ezberime giren bu şairi tanıyacaktım ha… Ne zor saatler deyip sabır çekerken kendimi gazeteler, dergiler ve kitaplarla kaplı bir odada buldum. İki elim önümde kilitli, tir tir titriyorum. Kendimi tanıttım, Ahmet Bey’in selamını söyledim. Nereli olduğumu sordu, söyledim.
Sevdiğim şairleri sordu, onları da saydım. Nedim’in şiirlerini kendi okudu ve benim yorumlamamı istedi. Konuşmak ne mümkün, kekeleyerek ne anladığımı anlatmaya çalışıyorum. “Otur” komutuyla kitap dolu bir sandalyeye iliştim, kalktı kitapları aldı küçük masasının üstüne koydu. Oturdum. İlk sorumda kendi ağzından yaşamının özetlemesi vardı.
“içimdeki gökkuşağı besbelli neden
bulutların içinden kuşlar yağıyor
bir şiire başlarsın birini bitirmeden
hiç kimse gözlerine inanamıyor
sevmek için geç ölmek için erken”
(2)
1925'te Menemen'de doğduğunu;
adının Attilâ Hamdi İlhan olduğunu; bir kıza yazdığı Nazım Hikmet şiirleri dolayısıyla daha 16 yaşındayken iki ay hapis yattığını anlattı ilk önce. Lise son sınıftayken Cebbaroğlu Mehemmed şiiriyle bir partiden ikincilik ödülü kazandığını; 1948'de Paris’e gittiğini; ilk şiir kitabı Duvar'ı kendi olanaklarıyla çıkardığını; Türkiye'ye dönüşünde başı polisle derde girdiğini ve Sansaryan Han'daki sorgulamalarda ölümü, tehlikeyi, gerilimi yaşadığını ve bunu şiirlerinde tema olarak işlediğini irdeledi sonra. 1950’li yıllarda İstanbul - İzmir - Paris üçgeni arasında olduğunu 1968'de Edebiyat Öğretmeni Biket Hanım’la evlendiğini, 15 yıl evli kaldığını hüzünlü bir tavırla dile getirdi. 1973’ten bu yana Ankara’da Bilgi Yayınevi’nde danışmanlık yaptığını söyledi en son.
“Edebiyatın önemli bir adı olmak nasıl bir süreçten geçirdi sizi”ydi ikinci sorum:
“bitmez sazların özlemi daha sonra daha sonra
sonranın bilinmezliği bir boyut katar ki onlara
simsiyah bir teselli olur belki kalanlara
geceler uzar hazırlık sonbahara”
(3)
Garip Akımı ve İkinci Yeni şiirine karşı çıkarak başlamış şiir serüveni. “Maviciler” akımıyla toplumcu gerçekçi şiiri getirmek, Nazım Hikmet’in bir sürdürücüsü olmak istediğini ; şiire yeni bir ses düzeni, taşkın, coşkulu bir anlatım ve kendisine özgü bir duyarlılık katmaya çalıştığını; divan şiiri ve şarkılardan yararlandığını ve özellikle de tutukluluk günlerini ve toplumculara hükümetlerin nasıl eziyetler çektirdiğini birkaç anısıyla anlattı. Geçimini senaryo ve romandan kazandığı paralarla mütevazi bir şekilde sürdürdüğünü de ekledi.
Açılmıştım, bir sürü soru daha…Sakin, sevimli ve taşkın bir söylemle yanıtlar…
“ne kadınlar sevdim zaten yoktular
yağmur giyerlerdi sonbaharla bir
azıcık okşasam sanki çocuktular
bıraksam korkudan gözleri sislenir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir
hayır sanmayın ki beni unuttular
hala ara sıra mektupları gelir
gerçek değildiler birer umuttular
eski bir şarkı belki bir şiir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir
yalnızlıklarımda elimden tuttular
uzak fısıltıları içimi ürpertir
sanki gökyüzünde bir buluttular
nereye kayboldular şimdi kim bilir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir”
(4)
O günlerde dillere dolanan güzel bir aşk şiiriydi benim için. Şiiri hangi duygularla ve nasıl bir yaşantıyla kurguladığını sordum. Çok mu kadın girdi yaşamınıza diye de ekledim. “Böyle bir sevmek görülmemiştir”deki mesajı sordum.
Yorumumu dinledi, kısaca “çok saçma” dedi ve birden ruh durumu da değişti. Aklımda kalanlar: “Bak genç adam, iyi dinle.
Bir dergiden röportaja geldiler ve bana bir şiirinizde ‘Ne kadınlar sevdim zaten yoktular’ diyorsunuz. Bu, şiirde tema olarak aşk ve kadının çok sık kullanılmasından mı, sizin için gerçekten de aşık olmaya değer birinin olmayışından mı, 'O kadınlar'ın soyutlanan ve belki örneğini bizim göremediğimiz insanlar olmasından mı kaynaklanıyor diye sordular.
Senin ki de aynı soru. Onlara dedim ki sen de anla. Gençleri seviyorum ama enteresan buluyorum: Son yirmi yılda, edebiyatla ilgilenen gençlerde bizim gençliğimize göre tam tersi bir durumla karşı karşıyayım. Yüzeysel davranıyor gençler. Edebiyat demek insan ruhunun mimarisini incelemek demektir, gençlerin çoğu insana ya yanlış bakıyor ya da hiç bakamıyor, dünyanın gidişatı hakkındaki bilgisi çok zayıf, gazetelerdeki birçok boş şeyi ciddiye alıyor.
Ben toplumcu bir şairim, bana aşkı fazla sormasın gençler. Benim kitaplarımın içinde toplumcu şiirler var, hatta gerilim şiirleri var. Hiç kimse bu konularda bana soru yöneltmiyor. Sizin neslinizin anlayamayacağı bir yan var, isterseniz ben orayı anlatayım size: Sizin nesliniz bizim neslimizin buluğ ve daha sonraki çağlarda yaşadığı bazı şeyleri yaşamadı.
İkinci Dünya Savaşı'nın gerek ülkemizdeki, gerekse dünyadaki etkileri korkunçtur. Bu savaş, bizim bütünüyle iki şeye kaymamıza sebep oldu. İlk olarak yokluklar içinde yaşadık, yani 1942 veya '43 yılında sevgilini alıp pastaneye götüremezdin çünkü, şeker yoktu bu yüzden pasta da yapılamıyordu. İkincisi, Türkiye ve dünyada o zamanki tabiriyle 'ahvali fevkalade', olağanüstü durum dolayısıyla son derece gerilimli bir dönem içerisindeydi.
Durup dururken, yanlışlıkla söylemiş olduğun bir sözcük yüzünden seni hapse atabiliyorlardı, orada on beş gün kalırdın, bu süre zarfında kimse senden haber alamazdı. Bizim dönemimizde özellikle toplumcu şairlerde bu psikoloji yer eder.
Ben 'Duvar' şiirimi yazdığım sırada 'Duvar'ın ne olduğunu zaten biliyordum. Yani bilmeden onu yazarsan inandırıcı olmaz, inandırıcı olması için bir takım insanları etkilemesi gerekir. Bir mektup yüzünden beni hapse attılar, aşkın ne kadar gerilimli bir şey olduğunu şimdi sen düşün. Bugün herhangi bir okulda, her gün yapılan bir şey, benim okuldan atılmama hatta ve hatta hapsedilmeme neden oldu. Bu ortam içerisinde sanatçı yapılı birisiysen bundan etkilenirsin.
Senin işine yarayacak bir söz söyleyeyim. Aşk imkansızdır, Nâzım'ın bütün aşkları da imkansızdı, çünkü hep hapisteydi.
Daha büyük bir imkansızlık ise şairin yaşama şartlarıdır. Suna adında bir kız arkadaşım vardı, onunla evlenmeyi düşünüyordum, ama nasıl evlenecektim, babası bana açıkça kızımla birbirinize çok yakışıyorsunuz ama ona nasıl bakacaksın diye sordu...
Doğru söylemişti, o kızla evlenecek olsam nasıl bakabilirdim. O ortamı yaşayan insanların aşkı da gündelik yaşamı da askıda yaşamaktır. Benim kitaplarımdan bir bölümünün adı 'Askıda Yaşamak'tır. Askıda yaşamakta, bir dakika sonranın ne olacağı belli değildir. Böyle olunca da sen düşsel aşklar yaşıyorsun, çünkü düşsel bir kadın seninle her an beraberdir.
Anladın mı beni? Benim kafamdaki sevgili düşsel ve imkansızdır. Bu durum insan yaşamında iki türlü rol oynuyor, birincisi insanın yaşamdan aldığı etkilerle kendi kafasında bir sevgili düşü gelişiyor. Kız, buna benzeyen bir kişiliğe sahipse şansı vardır.
Şair o kıza ciddi bir şekilde yaklaşıyor çünkü onu çok beğeniyor. Ama tabii şair kendi şartları içerisinde tasarlamış, halbuki kızın kendi şartları var...
Yan yana geldiğinizde o sana, hadi şuraya gidip oturalım, dediğinde, onun dediği yer senin yaşamında asla gitmek istemediğin bir yer olursa oradan itibaren düş bozuluyor, bu yüzden imkansız aşklar çok güzel, çünkü, bu hayal kırıklıkları onlarda yaşanmıyor…
Benim hayatımda da birkaç tane imkansız aşk oldu ve onlar beni çok derinden etkiledi. Bu şiiri de o günlerde tasarladım ama hapishanede yazdım.
Mutlu aşk yoktur, aşkın yerine şefkat gelirse kurtarırsın. Ben kendi adıma şefkate ağırlık veren bir insanım.”
Askıda yaşayan şair İlhan.
“Boynuna o yeşil fuları sarma çocuk
Gece trenlerine binme, kaybolursun
Sokaklarda mızıka çalma çocuk
Vurulursun...”
(5)
O gün yaşamıyla beni sarhoş etmişti İlhan. Böyle bir birikimle gerçekten ünlü olmayı hak ediyordu. Teşekkür ederken kendine, elimi sıkı sıkı kavradı ve yardımcı olabildim mi, dedi. Ahmet Bey değerli bir hocadır, saygılarımı ilet demeyi de unutmadı. Bir teşekkür de Ahmet Hoca’ma, bana büyük bir şairi tanımama aracı olduğu için.
Şiirleri bestelendi, şarkı oldu. Timur Selçuk, Alpay, Ahmet Kaya ve en son da Yaşar’dan dinledik durduk.
1981’e kadar Ankara’da kaldı şair. Sonra İstanbul'a yerleşti. İstanbul'da gazetecilik serüvenini Milliyet, Güneş, Meydan ve Cumhuriyet'te sürdürdürdü 11 Ekim 2005'te İstanbul'daki evinde geçirdiği ikinci kalp krizi sonucu yaşama veda etti.
Evet,
Attila İlhan ne kadınlar sevdi,
böyle bir sevmek görülmemiştir, dedi.
Doğru sözlere ne denir ki?
Şiirler:
1.Sisler Bulvarı;
2.Kimi Sevsem Sensin;
3.Tutuklunun Günlüğü;
4.Böyle Bir Sevmek;
5.Ben Sana Mecburum

1 Kasım 2013 Cuma

bir öykü

Hoşgör Köftecisi
Orhan Veli Kanık
Size bu yazımda üç masalı bir balıkçı meyhanesinde gördüğüm bir dünyadan bahsedeceğim.
İşiniz düşer bilmediğiniz bir semtte kalırsınız. Yemek zamanı geçmiştir, karnınız acıkmıştır. “Bir aşçı dükkânı bulsam da iki lokma bir şey yesem,” dersiniz. Dolaşırsınız, sağa bakarsınız, sola bakarsınız, yiyecek bir şey göremezsiniz. Dükkânın camekânları, musluklar, testereler, ip yumakları, kurşun borular, tahlisiye simitleri türlerinden mallarla doludur. Dünyanın manasız bir dünya olduğuna hükmedeceğiniz gelir. Üzülmeyin. Bu manasız dünyanın hiç ummadığınız bir yerinde kapısından dört bir yana nefis kebap kokuları yayılan bir kebapçı dükkânıyla karşılaşmanız imkânsız değildir. İşte ben de o üç masalı balıkçı meyhanesini öyle bir yerde buldum. Daracık kapısından içeriye girerken aksi bir laf mı söylemişim nedir, ters bir müdahaleyle karşılandım. Bir ses: “Ne kafa tutuyorsun, otursana,” dedi. Üstelik bu sesin sahibi bir kadındı. Neye uğradığımı anlayamadım. Oturdum. Ayna mı, cam mı, ne olduğunu kestirmediğim bir müstatilde tablası başında balık satan bir balıkçı görüyordum. Durmadan bağırıyordu:
-Liraya, buraya; liraya, buraya!
Ağız hareketlerinin sonradan seslendirilmiş filmlerdekilere benzer bir hali vardı. Sanki bu ses o ağızdan çıkmıyordu. İlkin yadırgadığım bu hale sonra sonra o kadar alıştım ki, hani beş on dakika susacak olsa adeta rahatsız oluyordum. Muntazam tiktaklarına alıştığınız duvar saatiniz birdenbire duracak olsa nasıl olursunuz? Ona benzer bir şey.
Yanımdaki masada üç kadın oturuyordu. Üçü de dükkânla akraba gibiydiler. Beni tam bir külhanbeyi edasıyla karşılayan kadın sordu:
-Ne içersiniz bayım? Bira mı, şarap mı?
-Bir şey içmek mi lazım? Şarap olsun öyleyse…
Dükkânın havasına enikonu ısındığımı hissettiğim bir anda bu sevimli kadının ismini öğrenmek istedim:
-İsmim bana bile lazım değil, sen ne yapacaksın? dedi.
Sonra yanındaki masada oturan kadınlara dönüp anlatmaya başladı:
-Kardeş, geldi kapıya dayandı. Çatçatı da var patpatı da var. Versek de alıp kaçıracak vermesek de. Hani “Ver de kurtul!” demiş. Bizimki de o hesap, verdik kurtulduk.
Neden bahsettiğini anlayamıyordum. Ama hoş bir hikâyeye benziyordu.
Orada üç dört saat kaldım. Ben dükkândan oldum, ama dükkân benden olmadı. O güzel havanın tam manasıyla içine girebilmek için aynı yere tekrar tekrar gitmek icap etti. Aileden olmaya başladığımı ancak Muallâ Ablayla “Fosforlu” şarkısını söyledikten, dükkân sahibi Ethem Ağabeyle dertleştikten sonra anladım. Hatta o bile yetmedi. Dışarıda durmadan “Liraya, buraya!” diye bağıran balıkçının sesi, tahta masalar, dar peykeler, çarpık iskemlelerde de akraba oldum. Takacı, motorcu, mavnacı arkadaşlarımın dertlerini öğrendim. Rizeli Mustafa Kaptanın, Ömer’in, Papo’nun hikâyelerini dinledim. O şarkılarda, o seslerde, op hikâyelerde büyük bir dünya vardı. O daracık dükkâna giderken kendimi seyahate, hem de büyük bir seyahate çıkan bir adam sanıyordum. Gemici, motorcu, takacı dostlarımla Giresun’dan fındık yüklüyor, Kefken açıklarında denize tutuluyor, Köstence’de Niko Bar’dan çıkıp Türk arabacının arabasına biniyor, Novorosisk Limanında Balalayka dinliyor, Kazablanka’ya gidecek bir petrol gemisinde tütün satıyordum. Bu üç masalı balıkçı meyhanesinde gördüğüm dünya gerçekten ne güzeldi! Çalışan insanlar, namuslu insanlar, kardeş insanlar.
Güzel bir dünyada yaşamak istiyorsanız, siz de öyle güzel bir meyhane bulunuz.
Tanin
2 Nisan 1947