22 Ekim 2013 Salı

de ki solon


Tek Servetim Emeğim
 M. Cahit Uzungece

Bir ülke diyelim, eski zamanlardan. Ve o devre özgü (aslında her devre özgü canım) bir hükümdar olsun, bu eski zaman ülkesinin başında. Bir gün hükümdar tarihe merak sarsın. Ülkenin biricik bilgesini yanına çağırtsın hükümdarlığına özgü pervasızlığıyla. O sırada sözler nasıl devinir acep, şöyle bir şey olabilir mi?

Bilge - Yine beni istemişsiniz... Yine bilemediğim bu kez de, beni nasıl görmek istediğiniz.
Hükümdar- Anlaşılan bu gelişler kızdırmaya başlamış seni. Haksızsın demeyeceğim. Bir bilgesin bugüne bugün. Ama bundan dolayı herhangi bir utanç da duymuyorum. Ben rahatsız değilim anlayacağın... Seni nasıl
görmek istediğime gelince... Bilgesin, ülkenin belki en yüce insanısın bu
anlamda. Sözlerinin derinliği, yürekliliğin, ürkütebilirdi bile hükümdar­ları. Ama ben bundan da hoşnudum, senin gibi birinin karşımda olmasından.
Bilge- Benim meziyetlerim sizin övüncünüze dönüşmeden, ne istediğinizi sormam umarım bir saygısızlık olmaz "ihtişamınıza".
Hükümdar- Yanılmadığımı görmek mutlu ediyor beni. Uzatmayacağım. Senden bir tarihçi gibi çalışmanı istiyorum. Tüm bilgini kullan. Dünya tarihiyle ilgili bir çalışma istiyorum. Evet, zaman da senin olanaklarım da...

İç konuşma (Davudi bir ses…):
(Der ve beklemeye koyulur hükümdar, dilediği bilgilerin hazırlanıp
sunulmasını. Yıllar geçer. Sabırla çalışıp hazırladığı on ciltlik Dünya
Tarihi kitabını yine aynı sabırla bekleyen hükümdara sunar bilge...)

Bilge - Benden istediğinizi size layığınca sunabilmek için günlerce düşündüm nasıl çalışmam gerektiğini… Krallığınızın kitaplı­ğı yetersiz kaldı. Denizaşırı ülkelere gittim. Onlarca tarihçiyle görüştüm. Yardımlarını esirgemediler. Size sunduğum bu on ciltlik kitapta çok insanın emeği olduğunu bilmenizi isterim.

Hükümdar- İnanıyorum bunun için insanların ne çok çalıştıklarına, yorulduklarına. Uykusuz geçen geceleri düşünebiliyorum. Ama bence dünya tarihi için de olsa, çok bu kadar kitap... Azalt bunu, daha az...

İç konuşma:
(Bir mecburiyet olarak kabul eder bunu bilge. Ciltleri toplar ve gider evine. Aylarca çalışır. Tarihteki hangi olay değerinde önemliydi veya önem­siz. Birincisinden de çok emek harcar ve on cildi yarıya düşürür, yeniden çıkar hükümdarın karşısına. Ciltlere bakar canı sıkkın, "çok", der yine...)

Hükümdar- Bu kadar kitap çok… İnanıyorum ki sen bunları daha da azaltabilirsin. Biliyorsun, dünya tarihi için de olsa bu kadar söz çok. Kısalt bunları, gereksiz ayrıntıları at...

İç konuşma:
(Öncesinden de kızgın ayrılır oradan bilge. Aylarca çıkmaz evinden... Bir akşam elinde tek kitapla yine hükümdarın karşısına çıkar.)


Bilge-    Bu kitap için harcadığım emek,  ilkinden de fazla. Yorgunluğumu anlatmak istemiyorum. Yalnızca size bu kitabı sunuyorum.

İç konuşma:
(Hükümdar alır kitabı eline, karıştırır sayfalan. Ancak bir hükümdara yakışacak umursamazlık ve değer bilmezlikte bırakır bir kenara kitabı.)

Hükümdar- Çok... Biliyorum, öfkene mağlup olmak istemiyorsun. Ama inan bu kitap da çok insanlığın tarihini anlatmak için... Şimdi düşünüyorum da birkaç cümle de yetermiş bana, hatta birkaç sözcük...

İç konuşma:
(Hassiktir der içinden ve gülümser bilge ve tek kitabı da alarak yavaş yavaş uzaklaşır oradan. Bir kaç ay sonra daha da yorgun gelir. Dünya tarihini içeren sözcüklerin yazılı olduğu kâğıdı uzatır ona. Hükümdar yazıyı sadece içinden okur. Yüksek sesle okumaktan korkar. Belki mırıldanır, kim bilir…
"İnsanlar doğdular, acı çektiler ve öldüler..." )

Gelmek istediği nokta buydu Karga’nın...
İnsanın insanlaşma serüveni,  kıtlıklar,  göçler,  savaşlar... Toplumlarda sınıfsal farklılıkların ortaya çıkması; bu farklılıkların doğurduğu zulümler, acılar... Unutmamalı, sık sık tekrar etmeli, (tekrar etmeli, çünkü birçoğu hala meselenin derin bir sınıf meselesi olduğunun farkında değil ya da farkında ama derdinde değil ve çözüm yollarını keşmekeşe çevirip rezil vaziyette dolanmaktalar); yaşadığımız dünyada azınlıktaki mutlu insanların varlığının nedeni çoğunluktaki mutsuz insanlardır. Bireylerin, topluluk veya ulusların, ülkelerin yükselmesi için bu yüksekliğe(!) zemin oluşturacak başka bireylerin, toplulukların, ulusların veya ülkelerin varlığı şarttır. O köpek soyluluk(!) başka nasıl anlaşılabilir ki? Avrupa uygarlığının ne cins bir eli kanlı uygarlık olduğunu bilmeyen yok. Evet, "İnsanlar doğdular, acı çektiler ve öldüler"...  Öyledir? Hayır, maksat bir acılar tarihi önsözü yazmak değil. Belki sanatın filan da bu üçlemeden payını aldığına şöyle bir teğet geçmektir amacımız... Belki diyorum, hani bazen yazı kendini yazdırır ya.

Peki, hükümdar bir zaman sonra bilgeyi yanına çağırtıp aynı pervasızlığıyla ondan örneğin edebiyatın tarihini yazmasını isteseydi...  Bilge tek cümleyle nasıl özetlerdi o tarihi?
Şöyle gelişmiş olsun diyalog:

Hükümdar- Bu biçimde karşıma gelmek seni incitiyor biliyorum, kızdırıyor da. Ama biliyorsun düşüncelerimi artık.
Bilge- Zamanın değerini bir tüccardan çok, bir başıbozuktan çok, tüm ömrü yalnızca buyurmakla geçen "amaçsız" bir insandan çok ömrünün gün batımını yaşamakta olan biri bilir. Hem sarayınıza gelirken sokaklarda o kadar çok aç insan gördüm ki…
Hükümdar- Anlamış gibisin dileğimi. Bunu da bilge sezine bağlıyorum. Bir şair değilim. Hiç bir zaman da olamayacağım. Resim hakkında herhangi bir bilgim ya da yeteneğim olduğu söylenemez. Sözün kısası; bana sana­tın tarihini yaz. Ama lütfen uzatma öncesi gibi... Hem zamanın değerinden söz eden sensin... Eh onca yazıyı okumayacağımı bilen de...
Bilge- Peki, neden gerek duydunuz böyle bir şeye?
Hükümdar- Dünya üzerindeki her şey beni ilgilendiriyor. Bir hükümdarım. Danışmanlarımdan bağımsız kaldığım zamanlar da olmalı değil mi? Laf aramızda; sanki bana ait sözler, düşünceler... Okumasam da… Dursun orada!
Bilge- Sarayınızın balkonunda gül yetiştiremezsiniz...
Hükümdar- Ne gam! Sen o eziyeti bana bırak.
Bilge- Düşüncelerinizin sorumluluğunu taşıyabilecekseniz... Bu bir idam fermanı olarak kabul ediyorum.

İç konuşma:
(Der ve çıkar bilge istenen tarihinin kaydına tanık olmak için veya görüp göreceğini birkaç sözcüğe, tek cümleye sığdırabilmek için... )

Sanat ve edebiyatın, geniş bir kapsamda düşünerek, üretim ilişkile­rinden yola çıkarak geliştiğine inanıyoruz. Balık tutarken, tarlayı sürerken, tohumu atarken, odunu keserken... Ürünün daha bereketli olması için törenler düzenleyip; bu doğal süreci etkilemeye çalışır­ken... Danslar, büyüler yaparken insan geliştirmeye başlamıştır sanatı veya oluşturmaya başlamıştır bilmeden. İlkel insanın belleğinde nesneler, varlıklar, olaylar zamanla nitelik değiştirirler. Varlığı etkisinden dolayı unutulur. Ortaya koyduğudur artık aslolan, yani simgelediği... Bolluktur yağmur, sıcakta serinlik. Sonra âşıklara romantizmdir. Korkudur kimi zaman. Sel, hastalık, felaket... Aynı doğal olayın değişik durumlardaki konumunu izleyebi­liriz bu örneklerle.
Sele uğramış bir köyün büyücü - ozanı yağmurla ilgili bir türkü yaksa, onun yıkıcılığından, öldürücülüğünden, açlık nedeni oluşundan söz edecektir. Artık onun belleğinde ve düşleminde nitelik değiştirmiş, bir ağıta dönüşmüştür o. Sonra her şey bitmiş bir türkü kalmıştır geriye. Ve derken, belki de, zamanla ona törenlerle adaklar sunulan bir güç; hoşnut edilmesi gereken... Su altında kalan ürün unutulur, boğulan insanlar unutulur, hastalıklar unutulur, yağmur unutulur, türküsü unutulur ve zaman zaman öfkelenen bir tanrı kalır geriye...
"Maorilerin bir patates dansı vardır. Körpe ürünler doğu rüzgârlarından zarar görebileceği için, genç kızlar tarlalara gidip dans ederler, gövdeleriyle rüzgârın esişini, yağmurun yağışını, bitkile­rin büyüyüp yeşermesini öykünürler. Bir yandan da türkü söyle­yerek, ekinleri de kendilerine uymaya çağırırlar. Gerçekleşmesini istedikleri sonucu düşsel bir biçimde yerine getirirler. Bu asıl işin bir tamamlayıcısı olan aldatıcı bir eylem, yani büyüdür. Dansın patatesler üstünde doğrudan doğruya bir etkisi olmayabilir, ama dansa katılan kızlar üstünde hiç de küçümsen­meyecek bir etkisi olabilir, nitekim vardır da. Dansın patatesleri koruyacağı inancıyla esinlenerek, daha büyük bir güven ve güçle tarlarına bakmaya başlarlar. Böylelikle dansın ürünler üzerinde de bir etkisi görülür sonunda. Dans, kızların gerçeklik karşısın­daki öznel tutumlarını, dolaylı olarak da gerçekliği değiştirmiş olur".

İşte bu gerçekliğin zamanla sanatsal bir yapıya bürüneceği değişim sergüzeştindeki acı, küçümsenecek bir acı mıdır?
Dünyanın tarihi bunlardan bağımsız mı? Resmi tarih bunları görmezden gelir. Gelse bile "yaşanmış" bunları yoklar hanesine yazabilir mi? Peki bunun başka yolu var mı? Yani acı çekmeden geçebilecek bir yaşam. Bilmem ki!
Devam edelim o zaman.
“Kendilerini danslarının coşturuculuğuna kaptıran aç, korkmuş ilkel insanlar, doğa karşısındaki güçsüzlüklerini gerçek dünyanın, dış dünyanın bilincinden uzaklaşıp özledikleri dünyaya bilinçaltına, düşlerindeki iç dünyaya geçişlerini, ruh ve bedenlerinin katıldığı, yoğun bir sarhoşluk içinde dile getiriyorlardı. İnsanüstü bir çabayla, yanılsamayı gerçekliğe dayatmaya çalışıyorlardı. Gerçi çabaları da boşa gitmiyordu. Böylece, kendileriyle çevreleri arasındaki fiziksel çatışma çözülüyor, denge sağlanmış oluyordu. Öyle ki, gerçekliğe döndüklerinde, gerçeklikle eskisinden daha iyi baş edebi­lecek bir duruma gelmiş oluyorlardı."

İç konuşma:
(Bilge, her zamankinden de yorgun gelir saraya. Onu böyle görünce, belki ilk kez bacaklarının titrediğini hisseder hükümdar.  Bilgenin çektiği yüzüne yazılmışçasına bellidir.
Gösterdiği koltuğa oturmasını ister. Bilge bunu duymamış, derin sulara bakıyormuş gibi dalmıştır boşluğa. Bir zaman sessizlik olur. Hükümdar çeki­nir önce konuşmaya, sonra [anımsayarak hükümdar olduğunu ve] iri bir yutkunmanın ardından, yine de çekinerek başlar konuşmaya)

Hükümdar-  Yorgun görüyorum seni.  
Bilge-  Değilim. Aksine, hiç bu kadar dinç olmamıştım.
Hükümdar-   Bedenin bunu söylemiyor, yüzün...
Bilge-  Yanlış görüyorsunuz. Her şeyi yanlış gördüğünüz gibi.
Hükümdar-   Bir araştırma istemiştim senden, bir isyan hazırlığı değil.
Bilge-   Size de ancak böyle bir yorumu yakıştırırdım efendim. Eğer başka türlü olsaydı yüreğimin çarpışını siz de duyardınız.
Hükümdar-   Cesaretin ölümün kapısını çalıyor.
Bilge-İnsanın yanılmadığını görmesi ne güzel… Hükümdarım, buyruğunuzu yerine getirmek için önceden izlediğim yolu tersinden geçtim, işliklerde yattım, su altında kalmış tarlaları gezdim. Köle pazarlarında sonra, bir kadına tutuldum. Büyücü diye yaktılar sevdiğimi. Bir gün bir ozanla tanıştım. Tüm kenti ona deli diyordu. Oysa yalnızca ayın hiç görünmeyen yüzüne âşıktı. Cam işçileriyle aynalar, kadehler, boncuklar yaptım. Her renk için ayrı ocaklar kurduk. Aynanın ardındaki sır yollara düşürdü yeniden. Aradan asırlar geçtiğine emindim kentin kapışma vardığımda, Avucumda şu kâğıt parçasıyla. Oysa ancak üç kez dönmüş dünya güneşin çevresinde.
Hükümdar-  Nedir orada yazan?

İç konuşma( Yine o Davudi ses):
Hükümdarın artık titreyen ellerine bırakır elindeki kâğıdı. Ben bilmem orada ne yazdığını. Lakin orada yazanı hükümdarın da okuduğunu, oradan da kendine insani bir mana çıkardığını zannetmem...
Neticede anlattığım bir hikâyedir. Ama şu son cümlelerde hikâye olamayan bir netice vardır.

Evet, EMEK sanatı da besler.
Devamında şöyle der Tolstoy:
“Benim tarlam Tanrının toprağıydı. Nereyi sürdüysem orası benim toprağımdı. Toprak herkesindi. Hiç kimsenin kendisinin olduğunu söyleyemediği bir şeydi toprak. İnsanların kendilerinin olduğunu söyledikleri tek şey emekti!”

Kaynak: G. THOMSON, Tarih Öncesi Ege II / İnsanın Özü
Çeviren C. ÜSTER,
PAYEL İSTANBUL

21 Ekim 2013 Pazartesi

ince memed

Kurmacanın Büyüsü
Cengiz Gündoğdu
Karga İçin Yazdı


İnce Memed’i okuduğumda sanırım ortaokul sıralarında öğrenciydim.
Bir solukta okumuştum.
Çarpmıştı adeta beni.
Günlerce etkisinde kalmıştım.
Memed’le birlikte kaçmıştım Abdi Ağa’nın zulmünden, Memed’le birlikte âşık olmuştum Hatçe’ye, Memed’le birlikte ağa zulmüne isyan etmiş, eşkıyalara katılmıştım.
Roman okuyup bitirmiştim ama bende bitmemişti roman.
İnce Memed’i, anasını, Hatçe’yi, Topal Ali’yi, Abdi Ağa’yı romanın dışına taşıyıp kafamda yaşatmayı sürdürmüştüm.
Arkadaşlarıma anlatmış, kitaptaki dünyayı onlarla da paylaşmaya çalışmıştım. Ama başaramamıştım. Dilimin büyüsü eksikti.
Herkesin kendince hayal ettiği, olmayı arzuladığı yerler vardır.
Bende de İnce Memed’in yaşadığı coğrafya saplantı hâline gelmişti o yaşlarda. Adana’yı görmüş herkese Dikenlüdüzü’nü, Anavarza Kalesi’ni, Savrun Çayı’nı, Düldül Dağı’nı,  Vayvaylı’yı, sonra da İnce Memed’i soruyordum. Anavarza’dan, Düldül’den haberli olanlara rastlamıyor değildim. Ne yazık ki İnce Memed’i tanıyan yoktu. Bilmemelerine şaşırıyor, bunu bilgisizliklerine yoruyordum.
Araya yıllar girdi, öğretmen olarak Yaşar Kemal’in roman dünyasının coğrafyasına atandım.
Düldül Dağı’nın dibindeki bir ilçeye. İçim içime sığmıyordu.
Öğretmendim artık, kendi paramı kazanacak, dahası yeni yetmeliğimde günlerce hayalimde canlandırdığım coğrafyayı gerçek yüzüyle görecektim.
Rüzgârlı bir aralık günü indim Düldül’ün dibindeki ilçeye. 
Üç yıl yaşadım orada. Daha sonra da İnce Memed’de anlatılan coğrafyanın birçok noktasını görme olanağını buldum. Hayal kırıklığı yaşadım diyemem. 
Ama bugün hâlâ bu coğrafya, Yaşar Kemal’in İnce Memed’de betimlediği, benim de canlandırdığım biçimiyle yaşıyor bende.

20 Ekim 2013 Pazar

orhan veli


M. Cahit Uzungece
Karga İçin Yazdı

ŞİİR ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

Kitabe-i Seng-i Mezar

Hiçbir şeyden çekmedi dünyada
Nasırdan çektiği kadar;
Hatta çirkin yaratıldığından bile
O kadar müteessir değildi;
Kundurası vurmadığı zamanlarda
Anmazdı ama Allahın adını,
Günahkâr da sayılmazdı.
Yazık oldu Süleyman Efendi'ye

Geleneksel şiir, gücünü sesten, biçimden, temadan, buluştan alır. Oysa Orhan veli’nin bu şiirinde ölçü yok, uyak yok, söz sanatı yok, yüce duygular yok; yani geleneksel şiirin, şiir adına önemsediği ne varsa çoğu bu şiirde yok.
Sadece şair, şiirin bütünüyle sessiz olamayacağını düşünüp  “hiçbir, nasır, müteessir; çekmedi, değildi; anmazdı, sayılmazdı; dünyada, zamanlarda, günahkâr da” sözcüklerinde olduğu gibi küçük ses yinelemelerine başvurmuş, ancak bunu abartmamış.

Büyük laflar etmemiş Orhan Veli, yaltaklanmamış, ikbal beklentisi içinde olmamış; sıradan kahramanlar için mersiye yazılabileceğinin en güzel örneğini vermiş  "Kitabe-yi Seng-i Mezar" şiiriyle.
Orhan Veli’nin Süleyman Efendisi, padişah değildir.
(Oysa Baki, mersiyesini Kanuni Sultan Süleyman için yazmıştır.)
Ne imparatorluğun bekası ne yeni fetihler ne harem ne Hürrem ne taht kavgası ne evlat katli gibi dertleri vardır. Sürekli Allah diyen günahkârlardan da değildir, güzel olmayı dert eden biri hiç değildir.
En büyük derdi, nasırıdır.
Mersiyesinin yazılması için Orhan Veli'yi bekleyen, hepimiz gibi basit kaygıları olan; ölümüyle de evet insanı sarsmayan, ancak insana burukluk yaşatan bir şiir kahramanıdır Süleyman Efendi.

Büyük şiir yazmak için büyük laflar gerekmiyor.
Sıradan sözcüklerle de büyük şiir yazılabiliyor.
Büyük şiirin en sıradan sözcüklerle en sıradan insanlar ve durumlar için yazılabileceğini görmek için de alışkanlıklarımızı sarsan, yıkan büyük devrimciler gerekiyor.
İşte Orhan Veli,
Memleket şiirinin gördüğü o büyük devrimcilerdendi.

19 Ekim 2013 Cumartesi

ahmet erhan

Bülent Bingöl
Ahmet Erhan'ı
Karga İçin Yazdı:


Ahmet Erhan ve Sevda Şiirleri

Bundan yıllar önce Siyasal Bilgilerde yani; namı değer Mülkiye'de okuyan bir arkadaşım elime bir kitap tutuşturmuştu. Kanımız kaynıyordu. Gençliğin en 'meme yapmış lastik' zamanlarındaydık.
Sevdaya dair sözler duymak için kulaklarımız gebeydi. 'Yitik bir ülkenin' çocuklarıydık ama sevda deyince; kanımızın akarına konuyordu sevdalı olduğumuz vefasız sevgililerimiz. Belki de; bizim bilmediğimiz bir gondoldü vefa denilen şey, gondolcüsü kanala düşmüş.

Elime tutuşturulan kitap Ahmet Erhan'ın "Kuş Kanadı Kalem Olsa" isimli şiir kitabıydı. Mülkiyeli arkadaşım kitabı Sevda Şiirleri'nden etkilendiğini söyleyerek vermişti bana.
Ben askerdim. Sevdanın en dikenlisinin hissedildiği yerde. Aşık olmak için yıldızlara bakan gözlerimiz nöbetçi kulübelerinde yaşarırdı, gizli gizli:

"Seni gülüşü gül olup da açan kız
Uzandığım her kapıda yüzümü saran esinti
Seni,yürüyüşü yağmur, kokusu nergis
Seni, turuncu düş, seni deniz mavisi... " 

Her şeyin sırayla ve belli bir dizge ile yapıldığı bir yerde yüksek sesle "Bedeninin her noktasından söz alıyorum/Öpmek için..." demek yerine çay sırasına girerdim, içimde dokunmak için beklediğim Mehtap'ın siyah beyaz fotoğrafı vardı.
Ve Ahmet Erhan adı mısralarıyla önce kalbime yazılmıştı. Yüzüne bir dize okuyabileceğim bir kadın aradım Keçikıran Tepesinde. Mamak' da "Usuldan bir yağmur başlıyor" du. " Bir damla düşüyor aramıza ve giderek bir ırmak/Oluyor da..." gecekondulardan kimse sesime ses vermiyordu. Dikenli tellere diziyordum dizeleri. Bir kadın gözü değsin diye.

"Beni böyle anımsa, böyle düşün istiyorum
Gülümseyen bir adam, ağlar gibi, sarsak
Anla ki, yitik bir ülkeyi korumaya benzer
Bir şairin sevgilisi olmak..." 

Ve bir "aşık-ı sadık" gibi; Mamak sokaklarına bakarak yürüdüğüm tel örgünün kenarında yakmak zamanı gelmişti; sevdaya bulanmış tüm mektupları.
"...
Seni, sevincin yangını, acının külü
Gittin artık, bu şiirler kaldı bana"

Mektupları yakmak sevdaya çare olmuyordu. Biz yeni öğreniyorduk dünyayı sorgulamayı. Hem sevda baştan gitmiyordu hem de yitik bir ülkenin gençleriydik.

12 Eylül darbesinin sonrasını yaşıyorduk. Darbe hala sıcaktı. Göğsümüzde sakladığımız sevgililerimizin resimleri gibi. Sıcaktı. Yitik ülke kontrol altına alınmıştı. Daha sorularımız başlamadan ülke başka bir boyuta geçmişti. Aptallaşmıştık; sloganlar silinirken duvarlardan. Ne yazılmasında ne de silinmesinde elimiz vardı.
"...
Bakarsın bir daha yazmam, tek sözcük bile
Artık bütün kağıtlar dolu, kalemler boştur
Yıkılır yüreğimden beynime kurduğum köprüler de
Bir kapı usulca örtülür, bir ozan unutulur
Belki o şeydir mutluluk, o buruk dinginlikte."

"Alaca Karanlıktaki Ülke" yeni bir dünyaya evrilirken biz yeni oluşmuş sivilcelerimizi eziyorduk aynada. Sevda şiirlerine geçmeden, Ahmet Erhan bizim aynada göremediğimiz ama içinde yaşadığımız, henüz ayırdında olmadığımız ülkeyi anlatıyordu:

"Nicedir akşam, kara bir kefen gibi geriliyor
Bu acılı, bu yoksul ülkemin üstünde.
Perdeler örtük, kapılar sürgülü
Polis arabaları dışında kimseler yok sokaklarda
Ay, bir boşluk arıyor sekerek gökyüzünde
Nicedir akşam, kara bir kefen gibi geriliyor
Bu acılı, bu yoksul ülkemin üstünde."

Askerliğim bitmiş sivil hayata yeniden merhaba demiştim. "Gene şiirlere dönmeliyim, dargın ve uzak." Ben ise yine sevda şiirlerine dönmeliyim barışarak küs olunan ne varsa.
Nereye gitsem. Nereye taşınsam. Yanımdaydı "Kuş Kanadı Kalem Olsa." Aylarca kapağını açmasam da uzandığımda dokunabileceğimi bilmek beni rahatlatıyordu. Her okuduğum şiirde aklımın köşesinde vardı Ahmet Erhan ve şiirleri.
Belki sığ bir yaklaşımdı benimkisi ama; karşılaştığım her sevdaya dair şiirde ondan dizeler geliyordu aklıma. Sığ derken; sadece sevda şiirleri yoktu ki Ahmet Erhan'ın.
Yukarıda az da olsa diğer şiirlerine de değindim. Değil mi ki; bu yazının başlığı Ahmet Erhan ve Sevda Şiirleri; işte bu nedenle sevda üzerine düştüm. Yazımı yine sevgiye dair bir şiirle bitiriyorum. Gülşiir'den bir bölüm:

"Dünyanın ölümünü gördüm, suyun, toprağın
En yakın dostlarımın birer birer
Vakitsiz açan çiçeklerin, vakitli doğan çocukların
Ölümünü gördüm, ama kimse
İnandıramaz beni öldüğüne sevgilerin!
Yaşam ki bir kum saatidir usulca akan
Dolan sevgilerimizdir biz boşaldıkça
Yaşımız biraz da sevgilerimizin akranıdır
Vereceğimiz tek şey budur dünyaya."

borges ki


Odyssesus'un kürekçileri
Yorgun düşürmeden şarap renkli denizi
Seçebiliyorum akla sığmaz biçimlerini
Adı Protheus olan o tanrının
*
Böylesi daha iyi.
Ölülerin sesleri
Sonsuza dek konuşacak benimle.

dedi Borges, 
Sonsuz Gül'de

borges'ten don kişot'a



“Öteki” adlı hikâyesinde yetmişindeki Borges, 
delikanlılığıyla karşılaşır, Charles Irmağı (ya da Rhona Nehri) kıyısında. Sabahın onunda Borges’le Borges düş ile gerçek çıkmazında Cenevre’de (veya Cambridge’de) rastlantı (belki de zorunluluk, kim bilir…) sonucu birbirini bulur.
Borges ile öteki (ya da öteki ile Borges) zamanın sonsuzluğu (belki de bir yanılsamanın) içinde, düşü gerçekten (...yoksa gerçeği düşten miydi?) ayırmaya çalışırlar.
Neydi bu? Düş, gerçek…
Bunun yanıtını Borges de bilmiyordu. Biz de bilmiyoruz. Bildiğimiz, hissettiğimiz şey, hep bu sürecin içinde olduğumuzdur; yanılarak ve yenilerek.
Yaşlı Borges genç olanı yanıtlar:
“ Bu sabah ve karşılaşma bir düşse, ikimizin de düşü görenin kendisi olduğunu sanması gerekiyor. Belki uyanacağız, belki de hayır. Ama bu arada düşe boyun eğmek zorundayız; dünyayı, doğmuş olmayı, görmeyi, solumayı kabullendiğimiz gibi…”
Kendi külünden var olan Zümrüt-ü Anka gibi kendi kendini kuran bu hikâyeden bir başka anlatıya, gerçek ile düşü bir arada yaşayan eşsiz kahraman Don Kişot’a geçerken onun yel değirmenleriyle yaptığı ünlü savaş sahnesini hatırlarsınız:
“O sırada, o ovada bulunan otuz kırk yel değirmenine rastladılar; Don Quijote onları görür görmez silahtarına dedi ki:
—     Talihimiz olayları bizim isteyebileceğimizden daha iyi bir şekilde yönlendiriyor. Bak şuraya arkadaşım Sancho Panza, ileride otuz ya da biraz fazla azman dev var. Olarla savaşıp hepsini öldürme niyetindeyim.
—     Hangi devler, dedi Sancho Panza.
—     İşte gördüklerin, diye cevap verdi efendisi. Şu uzun kollu yaratıklar; kiminin kolları iki fersaha varır bunların.
—     Aman efendim, dedi Sancho, o gördüğünüz devler değil, yel değirmeni; kola benzeyen şeyler de kanatları; rüzgâr onları döndürdükçe onlar da değirmen taşını hareket ettirir.
—     Serüven konusunda tecrübeli olmadığın belli, dedi Don Quijote. Bunlar dev, sen korkuyorsan kenara çekil, bu arada dua et; ben kıyasıya dövüşmeye gidiyorum tek başıma…

Ne dersiniz, haklı olan kim; Don Kişot mu Sancho Panza mı? Nedir Borges’i Borges’le karşılaştıran, düş mü gerçek mi? Hem o bir rüyaysa, hangi Borges’in rüyası?

Sahi, siz de Don Kişot’u sever misiniz?



Don Kişot'tan Bugüne Roman 
Jale Parla 
İletişim'den,
18 bölüm 383 sayfa.
*
Kitaptan:
Ve akıllı Seyyid Hamid kalemine dedi ki:
Don Quijote sadece benim için, ben de onun için yaratıldık; o yapabildi, ben yazabildim.
(Sayfa 341)
*
"Girişler çoğunlukla yazarın en yalnız olduğu andır.
 Kitabını okura takdim ettiği bu anda yazar yazacağı bir sonraki kitaba kadar yalnız kalmayı göze almıştır." (Sayfa 115)
*
 "Metin eğer yazardan da bağlamdan da tümüyle bağımsız ve yalnızca okurun çağrışımları için bir vesileyse,
 sözcükleri birbiri ardına dizebilen herkes yazar mıdır?" diye sordu.
(Sayfa 181)
*
"İtalo Calvino'nun 1970'de yazdığı
'Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu' adlı romanı
sanki Cervantes'in ünlü kesintisinin devamıdır."
(Sayfa 182)
*
"Yazar-okur diyaloğunu kurguyla eşitleyerek, bir anlamda yazarlığın romanını, bir başka anlamda da okumanın romanını gerçeklerştirir."
(Sayfa 182)
*
Sanson Carraso:
Don Kişot'u
çocuklar karıştırıyor,
gençler okuyor,
yetişkinler anlıyor,
yaşlılar alkışlıyor, dedi.
(Sayfa 240)
*
 "Don Kişot, artık yaşam biçimini temelli değiştirip şövalyelerin tarih olmuş yaşamlarını canlandırmaya karar verir ve köyün terk eder"
(Sayfa 241)