11 Ocak 2015 Pazar

de ki aşktır / Adanaspor temalı 18 şiir

Rüzgârın Oğlu

[Kayhan Kaynak]

Meşin yuvarlak yuvarlanınca önüne
Bir uğultudur tribünde
Hermes rüzgârdır şimdi
Alır götürür uzaklara ama yanı başına bırakır
Bilirsin ıslak çimlerin kokusunu
Tribün ve bir mabettir
Önünden gri beyaz fotoğraf kareleri geçer
Rakip ceza sahasına doğru
Sağ haf’ta bir onmaz keder
Biz Arjantin Köşede
Gole sevinmeye hazır çocuklar
Birazdan oradan bir Kayhan geçer
“Rüzgârın bir diğer oğlu”
Bayraklar dalgalanır, ölü konfetiler yine uçuşur                                                                                      
Bir şenliktir ya bağbozumu
Asma yaprakları kıpırdar
Dalında şaraba keser üzüm
Portakal çiçeği, kokusuyla gelir
Goldür…
Bu yeşil sahalardan, turuncu akşamlardan                                                                                               
Şu devrandan, bir şehrin hatırasından
Alkışlarla, tezahüratlarla, şarkılarla
Feyzullah, Razık, Mekik Ahmet
Nejat, İsmail, Mustafalar
Timuçin, Bakir, Eyüp, Ümit’le
Bir Kayhan geçmiştir.
Sonra bir şarkı yalnızlık makamından                                                                                                      
Sonra bir sessizlik
Kayıp bir zamandır, zannedersin ki güzdür
Sonra?
Sonra, formasına ah en çok yakışan adam
Bir Kayhan
Gurbette ölmüştür…
____________________                                                                                                                          
Şimdi Futbol
Bir Gurbet İmgesidir
Adana’da
____
De Ki Aşktır
18 Adanaspor Şiiri
4. Şiir 

10 Ocak 2015 Cumartesi

Adnan Azar'ın Birinci Ölüm Yıldönümü

[Hakan Savlı'dan]
Bir şair olarak Adnan Azar'ı üç sözcükle anlatmak istesem 'bir caz sanatçısı' derdim. Türkçeyi bir müzik gibi kullanan, doğaçtan, aldırışsız, hesapsız ve kalbinden geldiği gibi akan bir caz.
A. sanki bir gecemüziği gibi ve sanki hepimize bilinçli bir uzaklık bırakarak yaşadı. Yanıbaşımızda hissetmemiz bundandır.
Bir ses olarak Adnan Azar'ı duymuş olanlar, insanın konuşurken nasıl sessiz jestler ve yumuşak ses yapraklarıyla dolu olabileceğini görür ve ürperirlerdi. Şair oluşu elinde değildi. Hiçkimse söylemese de anlaşılırdı.
Bir şair olarak Adnan' ı anlatmak istesem, bütünüyle arkadaşlarına aitti derdim. Şiiri çok özgün ve bireysel renklerle dolu olmasına rağmen hep 'biz' duygusuyla yaşadı. Kuşakdaşı bütün Ankaralı şairler gibi bize içten, katıksız ve unutulmaz bir imge bıraktı. Bir 'yalansız şair' imgesi.
Bir insan, bir dost olarak A.yı anlatmak istesem tek bir sözcük bile yeterdi. 'Zarif'' bir insan derdim. Gördüğüm en ince en zarif insan. Bunca acının, yobazlığın, kanın ve vahşetin içinden bu kadar zarif bir insan olarak gelinip geçilebiliyorsa bu hayattan, inanın bu dünya umutla doludur ve umutsuz bir çabayla bir şeyleri korumaya çalışmamıza değer.
Baskının en zor zamanlarında yapılan bir Sovyet Yazarlar Kongresinde, Pasternak ayağa kalkarak Şekspirin 30. sonesini okumaya başlamış, sonenin sonuna vardığında bütün yazarlar hep bir ağızdan okuyorlarmış şu son dizeleri.
'"O zaman ezer kalbimi derin acılar,
Bıkkınlıkla en baştan düşünürüm başıma gelenleri
Dökerim bütün hesabı önüme
Yeniden öderim, hiç ödenmemiş gibi.
Ama dostum bir an aklıma gelince yüzün,
Unuturum yitikleri, yok olur hüzün "
Adnan Azar'ın yüzü aklıma gelince hüznü değil zarafeti ve dostluğu hissediyorum.
Hakan SAVLI

8 Ocak 2015 Perşembe

korkunun krallığında

Lanetli bir his şu korku.
İnsanlığın felaketinde bu korku denen musibet temel sebep, diye düşünüyorum. Zira zulmün en etkili silahı gibi duruyor korku.
Korku sal, ötesi kolay.
İktidar zaten öldürür, ama öldüremediği yerde veya öldüremeyeceği anlarda ondan daha dehşetengiz ve fena bir gücü kullanır, o korkuyu. Zira bir, iki veya on iki kişiyi öldürürsünüz ama milyonlarca kişiyi korkutabilirsiniz. İktidar derken, öldürme silahını eline alıp silahsızın karşısına çıkan da bir nevi iktidar değil midir?
Korku ile susturulur olur insan, tepkisiz hale getirilir, dilsizleşir, görmez işitmez olur, hissettiğimden biliyorum; o 3 maymun korkudan başka neyin temsilidir ki? 
Yaşar Kemal hemen hemen bütün romanlarınını arka planına korkuyu yayar. Onun üzerinden bir müthiş cesarete gider; korkunla yüzleş, hesaplaş sonra bulursun cesaretini. İnce Memed de böyle İnce Memed olmuş. Tek Kanatlı Kuş'ta da baştan sona korkuyu anlatır zaten; ne olduğunu bilmediğimiz, nereden geldiğini kestiremediğimiz korku... 
Toplumların yaşadığı ya keyfim kaçarsa temalı kitlesel korku bir milletin basiretini bağlayacak, istikbalini karartacak güçte. Bu, ölüm korkusundan daha beter bir korku bre.
Aslında korktuğu için mi öldürür insan? Savaşları düşününce, birey açısından, yaşamak için öldürmek seçeneği çıkıyor ortaya. Hep savaş halinde bir dünya... Fikirlerin çatışması veya konuşması ya da yazışması bitmiş gitmiş. Hesaplaşma silahlara kalmış, öldüren silahlara...
Ama korkma, dedi Karga,
Ki korkunca sıra geliyor.
Korkunun krallığında...

Nedir?
Şimdi konu ne? 
Mizahın sınırı mı, yoksa öldürmenin meşruiyeti mi?

#CharlieHebdo

2 Ocak 2015 Cuma

FESLEĞENLERİN SIRRI

"Yazarın adına bakarak beni hem cinsi sanmayın. Beni hemzemin geçitlerden geçen her trenin girdiği ilk tünelin yalnızlığına itmeye çalışan yazardır. O,ne yazarsa yazsın ben kendiliğindenliğimi kaybetmem. Olayın, hikayenin, anlatının kahramanı benim. Bu, benim öyküm.  Yazar istediği kadar ellesin. Allem etsin kallem etsin...öykücü benim.
Yazar olsun kabzımal olsun hazneye zerk edilmesi gereken ilaç gibidir erkekler. İlaç firmasının kendi uydurduğu şırınga buna çok uygundur. Adına aplikatör, kanül denilen aletler geliştirmişlerdir. Hepsi tüpün içindekini hazneye ittirmeyle çalışır. Ve hepsinin bir ticari boyutu vardır." 

Bunu söyleyen kukusu nevazil olmuş arkadaşımın içinde bulunduğu aşırı yalnızlık, ona olan güvenimi sarsmasa da içime bir kurt düşürmüştü. Sağaltma amacıyla  bedenin altına yapılan her tasallut, kadınları tedirgin eder. Çünkü kadınlar erkek jinekologları tercih ederler.

 Hani dedim, şimdi tarafsız düşünemez,ön yargılıdır. Her ne kadar erkeklere hiç güvenmesem de onlara haksızlık etmek istemem. Bu, tamamen kendi kişiliğimle,  dürüst olmamla  ilgilidir. Sonra bir erkek ve bir ilişki, tıbbi cihazlarla açıklanamaz ki! Durumuna üzüldüğümü söyleyemem. Söyleyebileceğim, fesleğenler ve erkekler üzerine.

Her şey Ayfer Tunç'un Taş-Kağıt- Makas üçgeninde başladı. Üşenmemiş doksan sekiz tane çiçek adı yazmış. Üşenmedim saydım; ama söylerler ya kadınların pek matematiğe kafası çalışmaz. Umarım doğru saymışımdır. Çocukluğumdan beri kız olmam nedeniyle çiçeklerle ilgim olması gerektiği açıkça söylenmese de  ima edildi diyebilirim. 'Fesleğen nasıl mıncıklanır' gösterildi. Sanki çok zordu. Saksıdaki çiçeği düpedüz avuç içiyle taciz ediyorsun işte...olan bu. Fesleğen bundan memnun mu hiç kimsenin umurunda değil.  Kaba saba bir dokunuşla yaprakları sıkıyorsun sonra elini burnuna yapıştırıveriyorsun.  Ayfer Hanımı bilmem ama bizim komşumuz Reyhanların bir sürü fesleğeni vardı. Babası sivrisinekleri kovduğuna inandığı için kapıyı bacayı fesleğenle donatmıştı. Soranlara:  "Kokularını seviyorum, hem de kokuları sivrisinekleri kovuyor." dese de aslında başka, gizli bir inanca sahipti. Kızını erkeklerden koruduğuna bütün varlığıyla inanıyordu. Reyhan, benim  çok kıskandığım çok güzel bir kızdı. En yakın arkadaşım olmasına rağmen, ona onu çok kıskandığımı hiç belli etmedim. Belki de bana olan sevgisi, benim ona olan sevgimden daha samimi ve güçlü olduğu için, belli etmediğimi sandığım kıskançlığımı önemsemedi. Çiçeklerden bir fesleğeni tanıdığımı yalnızca Reyhan biliyordu.

Babasının gecekondularının bahçe duvarına dizdiği fesleğen saksılarından biri Reyhan için çok önemliydi. Saksı dedimse on kiloluk Tat Salçalarının teneke kutularını dile getiriyorum. "Salça bu ne biçim kalça!" Salça geçince aklımdan erkeklerin bayıldığı bu sözü söylemeden edemem. Reyhan,  fesleğeni sevdiğinden önemsemiyordu. Sevgilisi fesleğen tenekesini, siz saksı diyorsunuz, posta kutusu olarak kullanıyordu. Oğlan,yazdığı mektupları fesleğenlerin altına koyuyordu. Böylece her yazılan, toprak ve fesleğen kokuyordu. Her ne kadar babası fesleğenleri küçük bir enik gibi okşarken kızını koruduklarını düşünse de...O zamanlar cep mesaj yoktu. Teknoloji, henüz verileri sadece 1 ve 0 ile değerlendirmiyordu. Ya da değerlendirdiği yerler vardı; ama biz o yerleri bilmiyorduk. Doğanın parmakları, tuş takımlarında değil toprak, bitki ve insan dokusunda dolaşıyordu. Sevgilinin haberleri, fesleğenlerde gül olabiliyordu.
 Zühtü Amca, fesleğenlerini sularken beyaz çiçeklilere farklı, pembe çiçeklilere farklı miktarda su veriyordu. Her sulamada  kızının üniversiteyi kazandığını düşlüyordu. Reyhan lise üçe gidiyordu. Aynı sınıftaydık. Yarın ne olur bilemiyorum şimdi siz 11. sınıf diyorsunuz.
Reyhan, lastik tamircisiyle konuşuyordu. En son üniversite sınavından önceki gün fesleğenden gelen haberle buluşup parkta sevişmişlerdi. Sınav sonucuna kadar görüşmemeye karar verdiler. Reyhan, üniversiteyi kazanmadı. Lastik tamircisi Kamil ile kaçtı. Zühtü Amca küstü; düğünlerine bile gitmedi. Mahallenin evde kalmaya yazgılı kızlarıyla kaçamak düğüne gittik.  Zühtü Amca, anlamıştı o akşam sinemaya diye çıktığımızda Reyhan'ın  düğününe gideceğimizi; ama ses etmedi. Gülümseyerek sadece bir cümle kurabildi:
" Sinema için fazla süslenmişsiniz."

Reyhan, daha sonraki görüşmelerimizde hep mutlu olduğunu söyledi. İnanmadım. Bir erkekle ne kadar mutlu olunulabilirdi ki? Belki de bir erkekle olunulabilecek mutluluğun en üst sınırındaydı ve gerçekten kendisini mutlu sanıyordu. Yaşadığı evliliği öyle değerlendiriyordu. Aman bana ne! Şimdi ikizleri var. Onlarla uğraşırken hayatı akıp gidiyor. Kamil, işi büyütmüş. Araba yıkama istasyonu açmış.

Zühtü Amca, hala affetmedi onları. İçten içe üzülüyordu ve bahçe duvarındaki fesleğenlerden birinin kurumasının nedenini onları affetmemesine yoruyordu: " Önce anası gitti. Anasını affettim. Kızını..."

En yakın arkadaşı olarak güzelliğinin şahidiydim. Keşke erkek olsaydım da Reyhan benim olsaydı. Bunu kendime söylerken Reyhan'ı bir lastik tamircisine yakıştıramadığımı itiraf edemiyordum. Keşke Kamil beni sevseydi. Fesleğenleri yaratan, bana da güzel bir kızın arkadaşı rolünü vermişti. Sevilmek için onca açken evlilik kurumu aşkına kuruyacaktım. İsteyen yok mu beni? Olmaz olur mu! Küçük bir ayrıntı var: Beni istiyorlar; ama evlenmek istemiyorlar.

Tabii ki aradan birkaç yıl geçti. Bir sabah Zühtü Amca hiç dokunmadığı, kızının gidişiyle kuruyan fesleğenin yeniden çiçek açtığını gördü.  Salça tenekesindeki fesleğeni bir kral tacı gibi duvarın üstünden aldı. Şimdilerde bulunmayan cezaevi yapımı tahta masasının üstüne sırçayla kaplıymışçasına nazik bir şekilde bıraktı. Kızının saçını okşadığını düşleyerek fesleğenin yapraklarına dokundu. Açmış iki çiçek, varlıklarını vurgulamak amacıyla parmak kaldırıyorlardı. Çiçekleri işaret parmağını değdirerek sevdi. Gözündeki yaşlar, yaprakları geçip tıp etti. Bu,toprağın sesi değildi. Elini fesleğenin altına soktu. Bir cep telefonu çıktı. Kübrick' in kemiği gibi incelemeye başladı. Aniden telefon titreyip öttü. Gözlerinin seçtiği yeşile bastı. Gayrı ihtiyari kulağına götürdü.
" Baba! Baba! Seni çok özledim!"
" Kızım! Canım yavrum! Çabuk bana torunlarımı getir!"
" Buradayız baba!"
Bahçe kapısı açıldı.

M. BÜLENT BİNGÖL 

30 Aralık 2014 Salı

Bronte Kardeşler

ve
EMILY BRONTE

Beş kız kardeştiler, birde ağabeyleri vardı. Anneleri son çocuğunu dünyaya getirirken ölmüş, çocuklar halalarının eline kalmışlardı. Babaları kasabanın papazıydı, az konuşur, yüzü gülmez, şaka nedir bilmez bir adamdı. Çocuklarının eğitimini, öğretimini kız kardeşine bıraktı. Hala onları her gün karşısına alır, İncil’den sayfalar okur, kıssadan hisse çıkarılacak hikayeler anlatır, ahlaki dersler verirdi. Rahip Bronte de onları haftada bir gün imtihandan geçirirdi. İmtihan günü aralarında geçen konuşmayı şöyle özetleyebiliriz:

  • “Senin gibi bir çocuğun en çok neye ihtiyacı vardır, Anne?” Mavi gözlü küçük bir allame olan dört yaşındaki Anne Bronte.
  • Bu sefer öbür kızına döndü:
  • “Söyle bakayım, Emily, ağabeyin yaramazlık ettiği vakit ne yapayım?
  • Beş yaşındaki Emily’cik hiç düşünmedi.
  •  “Kendisiyle mantık dairesinde konuşursunuz, mantıktan anlamazsa kırbaçlarsınız.”
  • Sıra sekiz yaşındaki ablaya gelmişti.
  • “Dünyanın en iyi kitabı nedir, Charlotte, kızım?”
  • “İncil… birde tabiat, baba.
  • On yaşındaki büyük abla Maria da sırasını bekliyordu. Babası en sonunda ona döndü:
  •  “Şimdi sen söyle, kızım. İnsan vaktini en iyi nasıl geçirebilir?
  • Maria da dersini çok iyi biliyordu.
  •  “Bence bir insan vaktini öbür dünyaya hazırlanmakla geçirmelidir, efendim.”
Papaz evinin kasvetli odalarında, dört duvar arasında büyüyen çocuklar bu çok küçük yaşlarında yaşlı insanların ağırbaşlı hayatı içinde yaşıyorlar, onlar gibi kederle, elemle yoğruluyorlardı. Bir eleştirmecinin dediği gibi, “daha parmaklarını emmeleri beklenecek bir yaşta onlara ölüm üzerine, öbür dünya üzerine konuşmaları öğretilmişti.” Gerçektende evleri kilisenin yanındaydı, pencereden bakınca mezarlığı, birer ölüm heyulası gibi yükselen kapkara ağaçları görüyorlar, karaltılar arasından her an Azrail’in, Şeytan’ın çıkıvereceğini düşünüyorlardı.

Kızların ikisi –Maria ile Elizabeth- küçük yaşta öldüler. Bu karanlık, kapanık hayat içinde meydanı boş bulan “ince hastalık” onları pek yakın olan mezarlığın yoluna erkenden sürüklemişti, ötekileri de 30’la 40 yaşları arasında aynı yere götürecekti. (Geri kalan kızlardan en küçüğü Anne (en) 29, ortancası Emily (emili) 30, en büyükleri Charlotte (şarlıt) da 39 yaşında ölmüştür.)

  • Edebiyat dünyasında Bronte Kardeşler olarak ad bırakan üç kız kardeş büyüdüler, 
  • hayatlarının çerçevesi hemen hemen hiç değişmedi. 
  • Okula gitmişler, İncil’in, din kitaplarının sınırını aşıp felsefe, tarih kitaplarına, şiire, romana doğru yönelmişti. 
  • Çevrelerini kısırlığını kapatmak ister gibi, hayal güçleri fazlasıyla işliyor, şiirler yazıyorlar, romanlar tasarlıyorlardı. 
  • İç dünyalarını hayalle doldurmak, 
  • bunları kâğıt üzerine aktararak yeni dünyalar yaratmak ihtiyacı onların
  •  İngiliz edebiyatının,
  •  hatta dünya edebiyatının temel taşlarından sayılacak eserler yaratmalarına imkân verdi.
Üç romancı kız kardeşin ortancası olan Emily Bronte, Kuzey İngiltere’de Thornton’da 20 Ağustos 1818’de doğdu, sonra balarının yeni görev yeri olan Haworth’a geldiler, orda büyüdü. Öteki kardeşleri gibi o da halasının eteği dibinde büyüdükten sonra, kendisinden iki yaş büyük olan ablası Charlotte’ın kanatları altına sığındı. Charlotte şimdi onlara annelik ediyor, okumalarıyla, iyi yetişmeleriyle ilgileniyordu. Üçü de ilk kalem denemeleri olarak şiir yazmaya başladıkları vakit de gene Charlotte önayak oldu, her üçünün şiirlerini bir kitap halinde bastırdı. 

  • Yalnız,
  • o devirde, 
  • o çevrede gerçek kişilikleriyle 
  • yazı hayatına atılmaktan çekinmişlerdi. 
  • Onun için, üç kız kardeşin 
  • bu ortaklama şiir kitapları 
  • Currer, Ellis ve Acton Bell adı altında çıktı. 
  • Yıl 1848’ti, 
  • Charlotte 29, 
  • Emily 27, 
  • Anne de 25 yaşındaydılar.
İki yıl sonra, 1847’de, her üçü birer roman yayımladılar. 
Gene, sırayla, Currer Bell, Ellis Bell, Acton Bell takma adlarıyla çıkan bu üç romandan 
Jane Eyre’i Carlotte, 
Wuthering Heights (Uğultulu Tepeler)i
 Emily, Agnes Grey’i de Anne yazmıştır.

Üç kız kardeşin hayatları gibi sanatları arasında da büyük bir benzerlik vardır; yalnız, bu alanda Charlotte’la Emily daha büyük bir kabiliyet göstermişler, Anne’in eserleri biraz sönük kalmıştır. 
Charlotte’la Emily kendi aralarında ölçülecek olursa iki kız kardeş aynı değerde olmakla birlikte konuyu işleyişleri bakımından değişiklik gösterirler: Charlotte sanki bir Külkedisi masalının çeşitlemelerini yazar; romanın baş kahramanı kendisine çok benzer, olaylar pek olmayacak şeyler gibi görünürse de bu esas kahramanı kuşatan çevrenin gerçekçi bir görüşle işlenmesi okuru bu kişinin karakterine inandırır.

24 Aralık 2014 Çarşamba

sessiz dost 
unutma dedi ilkyaz gecesi ilkyaz sabahına
güneş karışıyor ayışığının çekildiği sulara unutma
sabit kalır tahtaya konulan taş oynatılmaz
yaşamda yapılan büyük yanlışlar gibi.
tüm taşların değeri aynıdır doğadaki tüm varlıklar gibi
go karelerinin içinde değil kesişim noktaları üzerinde oynanır

kim bulabilir geçmiş zamandan daha büyük bir ülke
bir şairden daha sesiz bir dost
dostluğun şiirinden daha uzun bir dere

“Hakan Savlı”
Go Dersleri’nden

10 Aralık 2014 Çarşamba

Kitaplar Kargalar Çantalar

Sakalar,baştankaralar,ispinozlar,alakargalar.
Koruda bunlardan başka kuş kalmamıştı artık. 
Ve bir de kargalar. Nashe’e göre en iyisi kargalardı. 
Arada bir o tuhaf, cırtlak sesleriyle haykırarak sürü halinde çayırın üzerinden geçiyorlardı, 
Nashe de onları seyretmek için elindeki işi bırakıyordu. 
Kargaların böyle birden bire kaybolmalarını, hiçbir nedeni yokmuşçasına gelip gitmelerini seviyordu.

(PAUL AUSTER/ŞANS MÜZİĞİ (Sy 210))

Nashe anlamsız bir anın yalnızlığında bir duvar örmek zorunda bırakılmıştı. 
Kim tarafından? 
Şans mı? 
Tanrı mı? 
Rastlantı mı? 
Hiç umursamadı. 
Güneş batarken ya da doğarken çıkan bir duvarın üstünden geçen kargalar insanların ördükleri duvarlara gülüyorlardı. 
Kitaptan bağımsız; cama tıklayan kargalarla çocuklarını korkutanlara ne demeli. 
Postacı kapıyı iki kere çalınca ağzımızın suları akıyor ama kapıyı çalan karga olunca ürküyoruz. 
Aç karganın neyi çalacağı belli olmaz. 
Tok karınla çalan tek canlı insanoğlu olsa gerek. 
Çantalar göbeklere göre büyümekteler, her kuşun etini yemeye iştahlı ruhlarda.

Osmanlıcası: Babeyibarbürleyi haphup!

M.Bülent Bingöl