8 Ocak 2015 Perşembe

korkunun krallığında

Lanetli bir his şu korku.
İnsanlığın felaketinde bu korku denen musibet temel sebep, diye düşünüyorum. Zira zulmün en etkili silahı gibi duruyor korku.
Korku sal, ötesi kolay.
İktidar zaten öldürür, ama öldüremediği yerde veya öldüremeyeceği anlarda ondan daha dehşetengiz ve fena bir gücü kullanır, o korkuyu. Zira bir, iki veya on iki kişiyi öldürürsünüz ama milyonlarca kişiyi korkutabilirsiniz. İktidar derken, öldürme silahını eline alıp silahsızın karşısına çıkan da bir nevi iktidar değil midir?
Korku ile susturulur olur insan, tepkisiz hale getirilir, dilsizleşir, görmez işitmez olur, hissettiğimden biliyorum; o 3 maymun korkudan başka neyin temsilidir ki? 
Yaşar Kemal hemen hemen bütün romanlarınını arka planına korkuyu yayar. Onun üzerinden bir müthiş cesarete gider; korkunla yüzleş, hesaplaş sonra bulursun cesaretini. İnce Memed de böyle İnce Memed olmuş. Tek Kanatlı Kuş'ta da baştan sona korkuyu anlatır zaten; ne olduğunu bilmediğimiz, nereden geldiğini kestiremediğimiz korku... 
Toplumların yaşadığı ya keyfim kaçarsa temalı kitlesel korku bir milletin basiretini bağlayacak, istikbalini karartacak güçte. Bu, ölüm korkusundan daha beter bir korku bre.
Aslında korktuğu için mi öldürür insan? Savaşları düşününce, birey açısından, yaşamak için öldürmek seçeneği çıkıyor ortaya. Hep savaş halinde bir dünya... Fikirlerin çatışması veya konuşması ya da yazışması bitmiş gitmiş. Hesaplaşma silahlara kalmış, öldüren silahlara...
Ama korkma, dedi Karga,
Ki korkunca sıra geliyor.
Korkunun krallığında...

Nedir?
Şimdi konu ne? 
Mizahın sınırı mı, yoksa öldürmenin meşruiyeti mi?

#CharlieHebdo

2 Ocak 2015 Cuma

FESLEĞENLERİN SIRRI

"Yazarın adına bakarak beni hem cinsi sanmayın. Beni hemzemin geçitlerden geçen her trenin girdiği ilk tünelin yalnızlığına itmeye çalışan yazardır. O,ne yazarsa yazsın ben kendiliğindenliğimi kaybetmem. Olayın, hikayenin, anlatının kahramanı benim. Bu, benim öyküm.  Yazar istediği kadar ellesin. Allem etsin kallem etsin...öykücü benim.
Yazar olsun kabzımal olsun hazneye zerk edilmesi gereken ilaç gibidir erkekler. İlaç firmasının kendi uydurduğu şırınga buna çok uygundur. Adına aplikatör, kanül denilen aletler geliştirmişlerdir. Hepsi tüpün içindekini hazneye ittirmeyle çalışır. Ve hepsinin bir ticari boyutu vardır." 

Bunu söyleyen kukusu nevazil olmuş arkadaşımın içinde bulunduğu aşırı yalnızlık, ona olan güvenimi sarsmasa da içime bir kurt düşürmüştü. Sağaltma amacıyla  bedenin altına yapılan her tasallut, kadınları tedirgin eder. Çünkü kadınlar erkek jinekologları tercih ederler.

 Hani dedim, şimdi tarafsız düşünemez,ön yargılıdır. Her ne kadar erkeklere hiç güvenmesem de onlara haksızlık etmek istemem. Bu, tamamen kendi kişiliğimle,  dürüst olmamla  ilgilidir. Sonra bir erkek ve bir ilişki, tıbbi cihazlarla açıklanamaz ki! Durumuna üzüldüğümü söyleyemem. Söyleyebileceğim, fesleğenler ve erkekler üzerine.

Her şey Ayfer Tunç'un Taş-Kağıt- Makas üçgeninde başladı. Üşenmemiş doksan sekiz tane çiçek adı yazmış. Üşenmedim saydım; ama söylerler ya kadınların pek matematiğe kafası çalışmaz. Umarım doğru saymışımdır. Çocukluğumdan beri kız olmam nedeniyle çiçeklerle ilgim olması gerektiği açıkça söylenmese de  ima edildi diyebilirim. 'Fesleğen nasıl mıncıklanır' gösterildi. Sanki çok zordu. Saksıdaki çiçeği düpedüz avuç içiyle taciz ediyorsun işte...olan bu. Fesleğen bundan memnun mu hiç kimsenin umurunda değil.  Kaba saba bir dokunuşla yaprakları sıkıyorsun sonra elini burnuna yapıştırıveriyorsun.  Ayfer Hanımı bilmem ama bizim komşumuz Reyhanların bir sürü fesleğeni vardı. Babası sivrisinekleri kovduğuna inandığı için kapıyı bacayı fesleğenle donatmıştı. Soranlara:  "Kokularını seviyorum, hem de kokuları sivrisinekleri kovuyor." dese de aslında başka, gizli bir inanca sahipti. Kızını erkeklerden koruduğuna bütün varlığıyla inanıyordu. Reyhan, benim  çok kıskandığım çok güzel bir kızdı. En yakın arkadaşım olmasına rağmen, ona onu çok kıskandığımı hiç belli etmedim. Belki de bana olan sevgisi, benim ona olan sevgimden daha samimi ve güçlü olduğu için, belli etmediğimi sandığım kıskançlığımı önemsemedi. Çiçeklerden bir fesleğeni tanıdığımı yalnızca Reyhan biliyordu.

Babasının gecekondularının bahçe duvarına dizdiği fesleğen saksılarından biri Reyhan için çok önemliydi. Saksı dedimse on kiloluk Tat Salçalarının teneke kutularını dile getiriyorum. "Salça bu ne biçim kalça!" Salça geçince aklımdan erkeklerin bayıldığı bu sözü söylemeden edemem. Reyhan,  fesleğeni sevdiğinden önemsemiyordu. Sevgilisi fesleğen tenekesini, siz saksı diyorsunuz, posta kutusu olarak kullanıyordu. Oğlan,yazdığı mektupları fesleğenlerin altına koyuyordu. Böylece her yazılan, toprak ve fesleğen kokuyordu. Her ne kadar babası fesleğenleri küçük bir enik gibi okşarken kızını koruduklarını düşünse de...O zamanlar cep mesaj yoktu. Teknoloji, henüz verileri sadece 1 ve 0 ile değerlendirmiyordu. Ya da değerlendirdiği yerler vardı; ama biz o yerleri bilmiyorduk. Doğanın parmakları, tuş takımlarında değil toprak, bitki ve insan dokusunda dolaşıyordu. Sevgilinin haberleri, fesleğenlerde gül olabiliyordu.
 Zühtü Amca, fesleğenlerini sularken beyaz çiçeklilere farklı, pembe çiçeklilere farklı miktarda su veriyordu. Her sulamada  kızının üniversiteyi kazandığını düşlüyordu. Reyhan lise üçe gidiyordu. Aynı sınıftaydık. Yarın ne olur bilemiyorum şimdi siz 11. sınıf diyorsunuz.
Reyhan, lastik tamircisiyle konuşuyordu. En son üniversite sınavından önceki gün fesleğenden gelen haberle buluşup parkta sevişmişlerdi. Sınav sonucuna kadar görüşmemeye karar verdiler. Reyhan, üniversiteyi kazanmadı. Lastik tamircisi Kamil ile kaçtı. Zühtü Amca küstü; düğünlerine bile gitmedi. Mahallenin evde kalmaya yazgılı kızlarıyla kaçamak düğüne gittik.  Zühtü Amca, anlamıştı o akşam sinemaya diye çıktığımızda Reyhan'ın  düğününe gideceğimizi; ama ses etmedi. Gülümseyerek sadece bir cümle kurabildi:
" Sinema için fazla süslenmişsiniz."

Reyhan, daha sonraki görüşmelerimizde hep mutlu olduğunu söyledi. İnanmadım. Bir erkekle ne kadar mutlu olunulabilirdi ki? Belki de bir erkekle olunulabilecek mutluluğun en üst sınırındaydı ve gerçekten kendisini mutlu sanıyordu. Yaşadığı evliliği öyle değerlendiriyordu. Aman bana ne! Şimdi ikizleri var. Onlarla uğraşırken hayatı akıp gidiyor. Kamil, işi büyütmüş. Araba yıkama istasyonu açmış.

Zühtü Amca, hala affetmedi onları. İçten içe üzülüyordu ve bahçe duvarındaki fesleğenlerden birinin kurumasının nedenini onları affetmemesine yoruyordu: " Önce anası gitti. Anasını affettim. Kızını..."

En yakın arkadaşı olarak güzelliğinin şahidiydim. Keşke erkek olsaydım da Reyhan benim olsaydı. Bunu kendime söylerken Reyhan'ı bir lastik tamircisine yakıştıramadığımı itiraf edemiyordum. Keşke Kamil beni sevseydi. Fesleğenleri yaratan, bana da güzel bir kızın arkadaşı rolünü vermişti. Sevilmek için onca açken evlilik kurumu aşkına kuruyacaktım. İsteyen yok mu beni? Olmaz olur mu! Küçük bir ayrıntı var: Beni istiyorlar; ama evlenmek istemiyorlar.

Tabii ki aradan birkaç yıl geçti. Bir sabah Zühtü Amca hiç dokunmadığı, kızının gidişiyle kuruyan fesleğenin yeniden çiçek açtığını gördü.  Salça tenekesindeki fesleğeni bir kral tacı gibi duvarın üstünden aldı. Şimdilerde bulunmayan cezaevi yapımı tahta masasının üstüne sırçayla kaplıymışçasına nazik bir şekilde bıraktı. Kızının saçını okşadığını düşleyerek fesleğenin yapraklarına dokundu. Açmış iki çiçek, varlıklarını vurgulamak amacıyla parmak kaldırıyorlardı. Çiçekleri işaret parmağını değdirerek sevdi. Gözündeki yaşlar, yaprakları geçip tıp etti. Bu,toprağın sesi değildi. Elini fesleğenin altına soktu. Bir cep telefonu çıktı. Kübrick' in kemiği gibi incelemeye başladı. Aniden telefon titreyip öttü. Gözlerinin seçtiği yeşile bastı. Gayrı ihtiyari kulağına götürdü.
" Baba! Baba! Seni çok özledim!"
" Kızım! Canım yavrum! Çabuk bana torunlarımı getir!"
" Buradayız baba!"
Bahçe kapısı açıldı.

M. BÜLENT BİNGÖL 

30 Aralık 2014 Salı

Bronte Kardeşler

ve
EMILY BRONTE

Beş kız kardeştiler, birde ağabeyleri vardı. Anneleri son çocuğunu dünyaya getirirken ölmüş, çocuklar halalarının eline kalmışlardı. Babaları kasabanın papazıydı, az konuşur, yüzü gülmez, şaka nedir bilmez bir adamdı. Çocuklarının eğitimini, öğretimini kız kardeşine bıraktı. Hala onları her gün karşısına alır, İncil’den sayfalar okur, kıssadan hisse çıkarılacak hikayeler anlatır, ahlaki dersler verirdi. Rahip Bronte de onları haftada bir gün imtihandan geçirirdi. İmtihan günü aralarında geçen konuşmayı şöyle özetleyebiliriz:

  • “Senin gibi bir çocuğun en çok neye ihtiyacı vardır, Anne?” Mavi gözlü küçük bir allame olan dört yaşındaki Anne Bronte.
  • Bu sefer öbür kızına döndü:
  • “Söyle bakayım, Emily, ağabeyin yaramazlık ettiği vakit ne yapayım?
  • Beş yaşındaki Emily’cik hiç düşünmedi.
  •  “Kendisiyle mantık dairesinde konuşursunuz, mantıktan anlamazsa kırbaçlarsınız.”
  • Sıra sekiz yaşındaki ablaya gelmişti.
  • “Dünyanın en iyi kitabı nedir, Charlotte, kızım?”
  • “İncil… birde tabiat, baba.
  • On yaşındaki büyük abla Maria da sırasını bekliyordu. Babası en sonunda ona döndü:
  •  “Şimdi sen söyle, kızım. İnsan vaktini en iyi nasıl geçirebilir?
  • Maria da dersini çok iyi biliyordu.
  •  “Bence bir insan vaktini öbür dünyaya hazırlanmakla geçirmelidir, efendim.”
Papaz evinin kasvetli odalarında, dört duvar arasında büyüyen çocuklar bu çok küçük yaşlarında yaşlı insanların ağırbaşlı hayatı içinde yaşıyorlar, onlar gibi kederle, elemle yoğruluyorlardı. Bir eleştirmecinin dediği gibi, “daha parmaklarını emmeleri beklenecek bir yaşta onlara ölüm üzerine, öbür dünya üzerine konuşmaları öğretilmişti.” Gerçektende evleri kilisenin yanındaydı, pencereden bakınca mezarlığı, birer ölüm heyulası gibi yükselen kapkara ağaçları görüyorlar, karaltılar arasından her an Azrail’in, Şeytan’ın çıkıvereceğini düşünüyorlardı.

Kızların ikisi –Maria ile Elizabeth- küçük yaşta öldüler. Bu karanlık, kapanık hayat içinde meydanı boş bulan “ince hastalık” onları pek yakın olan mezarlığın yoluna erkenden sürüklemişti, ötekileri de 30’la 40 yaşları arasında aynı yere götürecekti. (Geri kalan kızlardan en küçüğü Anne (en) 29, ortancası Emily (emili) 30, en büyükleri Charlotte (şarlıt) da 39 yaşında ölmüştür.)

  • Edebiyat dünyasında Bronte Kardeşler olarak ad bırakan üç kız kardeş büyüdüler, 
  • hayatlarının çerçevesi hemen hemen hiç değişmedi. 
  • Okula gitmişler, İncil’in, din kitaplarının sınırını aşıp felsefe, tarih kitaplarına, şiire, romana doğru yönelmişti. 
  • Çevrelerini kısırlığını kapatmak ister gibi, hayal güçleri fazlasıyla işliyor, şiirler yazıyorlar, romanlar tasarlıyorlardı. 
  • İç dünyalarını hayalle doldurmak, 
  • bunları kâğıt üzerine aktararak yeni dünyalar yaratmak ihtiyacı onların
  •  İngiliz edebiyatının,
  •  hatta dünya edebiyatının temel taşlarından sayılacak eserler yaratmalarına imkân verdi.
Üç romancı kız kardeşin ortancası olan Emily Bronte, Kuzey İngiltere’de Thornton’da 20 Ağustos 1818’de doğdu, sonra balarının yeni görev yeri olan Haworth’a geldiler, orda büyüdü. Öteki kardeşleri gibi o da halasının eteği dibinde büyüdükten sonra, kendisinden iki yaş büyük olan ablası Charlotte’ın kanatları altına sığındı. Charlotte şimdi onlara annelik ediyor, okumalarıyla, iyi yetişmeleriyle ilgileniyordu. Üçü de ilk kalem denemeleri olarak şiir yazmaya başladıkları vakit de gene Charlotte önayak oldu, her üçünün şiirlerini bir kitap halinde bastırdı. 

  • Yalnız,
  • o devirde, 
  • o çevrede gerçek kişilikleriyle 
  • yazı hayatına atılmaktan çekinmişlerdi. 
  • Onun için, üç kız kardeşin 
  • bu ortaklama şiir kitapları 
  • Currer, Ellis ve Acton Bell adı altında çıktı. 
  • Yıl 1848’ti, 
  • Charlotte 29, 
  • Emily 27, 
  • Anne de 25 yaşındaydılar.
İki yıl sonra, 1847’de, her üçü birer roman yayımladılar. 
Gene, sırayla, Currer Bell, Ellis Bell, Acton Bell takma adlarıyla çıkan bu üç romandan 
Jane Eyre’i Carlotte, 
Wuthering Heights (Uğultulu Tepeler)i
 Emily, Agnes Grey’i de Anne yazmıştır.

Üç kız kardeşin hayatları gibi sanatları arasında da büyük bir benzerlik vardır; yalnız, bu alanda Charlotte’la Emily daha büyük bir kabiliyet göstermişler, Anne’in eserleri biraz sönük kalmıştır. 
Charlotte’la Emily kendi aralarında ölçülecek olursa iki kız kardeş aynı değerde olmakla birlikte konuyu işleyişleri bakımından değişiklik gösterirler: Charlotte sanki bir Külkedisi masalının çeşitlemelerini yazar; romanın baş kahramanı kendisine çok benzer, olaylar pek olmayacak şeyler gibi görünürse de bu esas kahramanı kuşatan çevrenin gerçekçi bir görüşle işlenmesi okuru bu kişinin karakterine inandırır.

24 Aralık 2014 Çarşamba

sessiz dost 
unutma dedi ilkyaz gecesi ilkyaz sabahına
güneş karışıyor ayışığının çekildiği sulara unutma
sabit kalır tahtaya konulan taş oynatılmaz
yaşamda yapılan büyük yanlışlar gibi.
tüm taşların değeri aynıdır doğadaki tüm varlıklar gibi
go karelerinin içinde değil kesişim noktaları üzerinde oynanır

kim bulabilir geçmiş zamandan daha büyük bir ülke
bir şairden daha sesiz bir dost
dostluğun şiirinden daha uzun bir dere

“Hakan Savlı”
Go Dersleri’nden

10 Aralık 2014 Çarşamba

Kitaplar Kargalar Çantalar

Sakalar,baştankaralar,ispinozlar,alakargalar.
Koruda bunlardan başka kuş kalmamıştı artık. 
Ve bir de kargalar. Nashe’e göre en iyisi kargalardı. 
Arada bir o tuhaf, cırtlak sesleriyle haykırarak sürü halinde çayırın üzerinden geçiyorlardı, 
Nashe de onları seyretmek için elindeki işi bırakıyordu. 
Kargaların böyle birden bire kaybolmalarını, hiçbir nedeni yokmuşçasına gelip gitmelerini seviyordu.
…
(PAUL AUSTER/ŞANS MÜZİĞİ (Sy 210))

Nashe anlamsız bir anın yalnızlığında bir duvar örmek zorunda bırakılmıştı. 
Kim tarafından? 
Şans mı? 
Tanrı mı? 
Rastlantı mı? 
Hiç umursamadı. 
Güneş batarken ya da doğarken çıkan bir duvarın üstünden geçen kargalar insanların ördükleri duvarlara gülüyorlardı. 
Kitaptan bağımsız; cama tıklayan kargalarla çocuklarını korkutanlara ne demeli. 
Postacı kapıyı iki kere çalınca ağzımızın suları akıyor ama kapıyı çalan karga olunca ürküyoruz. 
Aç karganın neyi çalacağı belli olmaz. 
Tok karınla çalan tek canlı insanoğlu olsa gerek. 
Çantalar göbeklere göre büyümekteler, her kuşun etini yemeye iştahlı ruhlarda.

Osmanlıcası: Babeyibarbürleyi haphup!

M.Bülent Bingöl

30 Kasım 2014 Pazar

kitch ve biz

Şu KITCH kelimesiyle yakın zamanda tanıştım.
Almanca bir terim ve KİÇ diye okunuyormuş, aslında kalın sıradan bir ünlüyle okunması da kelimenin Türkçedeki mecazi karşılığını tam verirmiş.
Özünde bir beğenme var kitch’in, bu yüzden insanlar kavrama öznel yaklaşabilir, gönül kimi severse güzel odur diyebilir. Tabi ki ben fikrimi izafiyetin giremeyeceği bir alanda söyleyeceğim; “o kadar da değil” şeklinde bir itirazı kabaca tarif edebilirim bu noktada; örneğin Recep İvedik’e “bir sinema eseridir” dendiğinde “o kadar da değil” diyebilirim, aynı durum için “hadi oradan” da kullanılabilir.
Nedir kitch?
Örneğin şöyle diyebiliriz; bir sanat formunun en kötü veya en inceliksiz ya da en lezzetsiz örneği bir kitch olarak tarif edilebilir. Sadece sanat için kullanmak zorunda değiliz bu kavramı, sporda da karşımıza çıkıyor bu “şey”, inşaatta da bakın işte egemen siyasette de muhalif olanda da; cumhurun en seçilmiş reisine bakın nerdeyse tüm açıklamaları bu kavramın hazin birer örneği olarak karşımıza dikiliyor. En tepedeki öyle olunca varın gerideki safları siz düşünün. Ve bakınız, Ak-Saray kitchliğin adeta mabetidir.
Bir sanat eserinin(!) kitch olduğunu iddia ettikten sonra onun neden bu kategoriye dâhil olduğunu da izah etmek gerekir, çoğu zaman bu izah zor olsa da. Örneğin Livaneli’nin Son Ada’sı romancılığımız içinde bir kitch’tir; çünkü kurgusu kötüdür, çünkü kaba bir siyaset içermektedir, çünkü karakterleri olgun değildir, çünkü zamana ve mekâna zoraki bir mesajla oturmak isteyen bir hali vardır, çünkü okuyucusunu salak yerine koymuştur, çünkü temposu bir roman için fazla hızlıdır, fabl için daha makuldür… diyebilirim.
TV’lerdeki tüm yerli diziler ama eksiksiz olarak tümü kendi alanlarına bariz birer kitch’tir. Acun Ilıcalı’nın kendisi başta olmak üzere yaptığı her program bu kavramın doğrudan muhatabıdır.
Futbolumuz bir kitch abidesi olarak duruyor. Örneğin 5 Ocak Stadyumuna bir de Fatih Terim ismini eklemek kitchliğin en perişan halidir ki ötesi kanımca yoktur. Evet, muhterem de bir kitch olarak görünüyor şimdi gözüme.
İşin düşünenleri bu kitch denen şeyin aldatıcı bir doğası olduğunu da söylerler ve tanımlama aşamasında kavramın sorun çıkardığını vurgularlar; tipik bir kitch işte! Zaten ben de burada gördüğüm kadarıyla yazıyorum.
Kitch bir noksanlıktır ve örtbas edilmekten çok izah edilmelidir.
Futbol demiştik. Örneğin bizim transfer politikamız da net bir kitch örneğidir. Belki bu karşılaştırmayla kavram biraz daha iyi izah edilmiş oldu.
Sadece kendimiz için konuşup haksızlık etmeyeyim; bu âlemin kabının kendisi öyle içi neden farklı olsun ki?
Ayranı yok içmeye atla gider s.çmaya misali transferler yapıp da sonra bunun ceremesini kulüp olarak yok olmaya noktasına gelerek çekmek de kitchtir.
Ayrıca Osmanlısipor’un bizatihi kendisi öyle bir “şey”dir. Bakın yanı başımızdaki takım da fena bir kitch örneğidir; sataşmak için değil izah etmek için yazıyorum; solcudur ama Akp bakanını en üst düzeyde karşılar ve siyasetim yok der ve hep belediyenin bahçesinde oynar; devrimcidir söz üzerinde ve fakat emeksiz yemek peşindedir, halkın takımı olduğunu söyler ama hak yemekten imtina etmez, ilericidir ama çoğunlukçuluğu elinden hiç bırakmaz falan filan… Öyle, SabancıBelediyeSpor; kitch.
Bazı şeyler görecelidir, güzellik bakanın gözündedir gibi laflar da kitchtir ki gerçek böyle yuvarlak lafları sevmez.
Bu, sevip sevmeme meselesi de değildir, Yeşilçam filmlerini sevmem onların çoğunun birer kitch olduğu gerçeğini değiştirmez. Zira kitch, bakanın gözünde değildir, der Çiko.
Neticede kitch dediğimiz şey hayatı yok etmez ama zindan eder, asıl tehlike de kitch olanın egemen olması, nitelik sahibi olanın da kitch olarak değerlendirilmesidir. Bunun için şu hikâyeyi hatırlatmam tam yerinde olur:
Köyün birinde bir kuyu varmış ahalinin pek de haberdar olamadığı. Günlerden bir gün köylünün teki bu gizli-gizemli kuyudan su içer. O günden sonra adamımızın davranışları, konuşması, düşünceleri, huyu suyu değişir. Bu değişik hali, kendinden artık bir hayli farklı olan bu adamın vaziyetine tanık olan köylü, ona diyecek bir şey bulamaz ve onu köyün delisi ilan eder.
Gel zaman git zaman o muamma kuyudan bir kişi daha su içer. Köyde eder mi iki deli… Efendim, lafı uzatmayalım gün gelir köyün yarısı o kuyudan su içmiş olur. Hadi bakalım verin cevabı: Hangi yarı köyün delileri hanesine yazılacaktır; kimler akıllıdır, kimler değildir?
Ve derken mevzuu bahis kuyudan su içmeyen bir tek kişi kalır, o da köyün delisi ilan edilir…
Kitch fena bir şeydir ama tanık olduğumuz ve yaşadığımız gibi işte bakın, onun şimdi her yerde egemen olması cehennem azabıdır, hatta siyaseten hâkimiyetin çarptığı noktalarda da sonuçları itibariyle ölümcüldür; ki çalışma bakanlığı ve enerji bakanlığı ve bu bakanlıkların bakanları kitch'in adeta tecessüm etmiş halidir.

29 Kasım 2014 Cumartesi

Polisiyede 20 kural


Her polisiye yazarının haysiyeten uyması gereken 20 kural:

1. Okur, gizemi çözmekte detektif ile eşit şartlara sahip olmalıdır. Her ipucu açıkça belirtilmeli ve açıklanmalıdır.
2. Suçlunun, detektifi yanıltmaya yönelik çabaları hariç, yazar okuru yanıltmaya çalışmamalıdır.
3. Romanın konusu aşk olmamalıdır. Sorun, âşık bir çifti nikâh memuru karşısına çıkarmak değil; suçluyu hâkim karşısına çıkarmaktır.
4. Detektifin kendisi veya resmi soruşturma görevlilerinden herhangi biri, suçlu çıkmamalıdır.
5. Suçlu mantıksal yöntemlerle tespit edilmeli, sehven, şans eseri veya kendiliğinden itiraf sonucu ortaya çıkmamalıdır.
6. Bir detektif romanında bir detektif bulunmalıdır. Görevi, ipuçlarını toplamak ve ilk bölümdeki naneyi yiyen o suçluya ulaşmaktır.
7. Detektif romanında bir ceset olması şarttır ve ceset ne kadar ölü ise o kadar iyidir.
8. Suçun çözümlenmesi tamamen nesnel yöntemlere dayalı olmalıdır. Düşünce okuma, ruh çağırma seansları, cam küreler vb. gerçeküstü yöntemler tabudur.
9. Bir -ve sadece bir- detektif olmalıdır.
10. Suçlu, öykünün bir bölümünde yer almış bir kişi çıkmalıdır; yani okurun daha önce tanıdığı, ilgisine mazhar olabilecek bir kişi olmalıdır.
11. Katil uşak olmamalıdır! Normalde kendisinden suç işlemesi beklenmeyecek biri çıkmalıdır ki, okurun zahmetine değsin.
12. Bir -ve sadece bir- katil olmalıdır, kaç cinayet işlenmiş olursa olsun. Suçluya ufak tefek yardımı dokunanların olması doğaldır; ama nihayetinde tüm günah tek bir kişinin omuzlarına binmelidir. Okurun öfkesi sadece bir kişiye yönlenebilmelidir.
13. Gizli teşkilatların, mafya vb. suç örgütlerinin, detektif romanında yeri olamaz. Katile sportmence bir müdafaa şansı verilmesi gerekir; ancak arkasına bütün bir teşkilatı alması kabul edilemez. Hiçbir üst-sınıf, kendine saygısı olan katil bu tür bir avansı kabul etmeyecektir.
14. Cinayetin işleniş şekli ve sorgulanma yöntemi, rasyonel ve bilimsel olmalıdır.
15. Gizemin çözümü her zaman açık olmalıdır. Okur, çözümü okuduğunda, romana baştan bir göz attığı takdirde, çözümün aslında orada yatmakta olduğu, bütün ipuçlarının gerçek suçluya işaret ettiği konusunda ikna olmalıdır; detektif kadar kurnaz ise son bölümü okumadan suçluyu tahmin edebilmelidir.
16. Detektif romanı uzun uzadıya tasvirler, yan-konulara odaklanan edebi kısımlar, özenle işlenmiş kişilik analizleri, keza herhangi bir "atmosfer" kaygısı içermemelidir. Bu tür pasajların suç ve detektiflik kurgusuna bir katkısı yoktur. Kurguyu, asli konu ile ilgisiz taraflara çekecek şekilde bölerler. Asli konu bir gizemin ortaya konması, incelenmesi ve başarılı bir şekilde çözüme kavuşturulmasından ibaret olmalıdır. Diğer yandan elbette, öyküye gerçekçilik kazandırmak için yeter derecede açıklama, karakter tasviri yapılması gerekecektir.
17. Bir detektif romanında katil, profesyonel bir suçlu çıkmamalıdır. Hırsız ve haydutların işledikleri suçlar, polis teşkilatının alanına girer; zeki amatör detektiflerimizin değil. En cazip katil bir kilise rahibi veya hayırsever bir bakiredir!
18. Detektif romanında suç sanılan eylemin intihar veya kaza olduğunun anlaşılması kabul edilemez bir durumdur. Bunca zahmetin sonucu böyle bir sonucun çıkması, okurun güvenini zedeler ve kalbini kırar.
19. Detektif romanlarındaki bütün suçların sebebi kişisel olmalıdır. Bir cinayet öyküsü okurun gündelik deneyimlerine yakınlık taşımalı, bastırılmış hislerine hitap edebilmelidir.
20. Nihayet, kendine saygısı olan hiçbir detektif romanı yazarının artık yararlanmak istemeyeceği birkaç yöntemi burada sıralıyorum:

Suçluyu cinayet yerinde bırakılmış bir sigara izmaritinin cinsi yardımıyla tespit etmek. 
Suçluyu itirafa zorlayacak, uydurma bir ruh çağırma seansı. 
Düzmece parmak izleri. 
Zeka geriliği olan tanık. 
Havlamayarak, katilin tanıdık olduğunu ele veren köpek. 
Suçlunun, suçlu gibi gözüken ancak masum olan birinin ikizi veya ona çok benzeyen biri çıkması. 
Detektif tarafından çözülen şifreli bir metin.

Kısaltılmış bir alıntıdır!