10 Mayıs 2014 Cumartesi
7 Mayıs 2014 Çarşamba
köpek sesleri
Diyonizos efendimiz şu koca şarap tanrısı
Efendimiz Diyonizos şu oyun tanrısı
Bizi uçsuz bucaksız Frigya Ovalarına saldı
Efendimiz Diyonizos şu oyun tanrısı
Bizi uçsuz bucaksız Frigya Ovalarına saldı
3 Mayıs 2014 Cumartesi
hakiki hayat sahneleri 1
Hakiki Hayat Sahneleri 1
Sosyal Sorumluluk
Dünyanın adil bir yer olmadığı kanısına çocukluk yıllarımda varmıştım. O yıllarda, okullarda müsamereler düzenlenirdi. Bir 23 Nisan arifesinde yine bir müsamere tertiplemek istiyordu sınıf annemiz ve ben de ekibe seçildim. Hoşlandığım kız da seçildi ekibe. Hoşlandığım dediysem, işte bir çocuk nasıl hoşlanırsa öyle. Oynayacağımız oyun gereği herkes bir kadın bir erkek olmak üzere eşleştirildi. Hoşlandığım kız ise benimle değil kolları daha kuvvetli, zengin çocuğu Semih ile eşleşti. Özellikle vurgu yapmama gerek yok herhalde. Aradaki adaletsizlik zengin ile zengin olmayan arasında. Yeteri kadar bütçemiz olsaydı ve ben de çeşitli spor dalları ile ilgilenebilseydim elbet kollarım güçlü olacaktı.
Yıllar sonra dünyanın adil olmadığı fikrini geliştirdim. Artık diyorum ki dünya adil değildir ama yaşamın adil olmadığını söylemek kaderciliğin bir boyutudur. Oysa yaşam içerisinde, dünyanın adil bir yer olması için irade koymak mümkündür.
İstanbul’un işlek caddelerinden birinde yürüyorum. Gözüme bir bez pankart çarptı. Üzerinde bilmem ne vakfı, bilmem kim yararına müzayede yazıyordu. Belli ki şımarık popçuların tanıtım çalışmalarından biri. Ne kadar da “bilinçliler”, ne kadar da “sanatçılar”. Baksana topluma olan sorumluluklarını yerine getiriyorlar. Biz sizi uyuturuz, size sahte dünyalar çizeriz, hatta siz orada mutlu mesut yaşarsınız da, bir yandan da size “faydalı işler” yaparız.
Aklıma yıllar önce hayata geçirdiğim, ilk sosyal sorumluluk projem geldi.
Bir gün evden otobüs durağına doğru yürüyorum. Liseliyim o zamanlar. Çöp konteynırını kurcalayan birini gördüm. Hırsla yapıyordu işini. Bir yandan da küfür ediyordu. Yaklaştım yanına,
“Kolay gelsin” dedim.
“Eyvallah abi” dedi.
Genelde insanlar çekinir bu işi yapan arkadaşlardan. Ben çekinmem. Çünkü daha önce münasebetim olmuştu. Bu karşılaşmadan bir yıl önce yazın bir aylığına Adana’daki akrabalarımın yanına gitmiştim. Adana’nın tam merkezinde bir park vardır, İnönü Parkı. Orada otobüs beklerken, “Katı Atık Toplayıcıları Derneği”nin eylemine katılmıştım. Katılırım. Çünkü adalet istiyorlar. Neyse, işte ilk kez orada tanımıştım bu arkadaşları.
“Memleket nere” bilmem ne, biraz sohbeti koyulaştırayım istedim.
“Sizin derneğiniz filan var mı?” dedim.
“Olmaz olur mu abi” dedi. “Dernek olmasa üç kuruş paraya alıyorlar bu topladıklarımızı. Dernek olunca mecbur standart fiyattan alıyorlar.”
Sohbet biraz koyulaşınca cebimden sigara çıkarıp uzattım. Sigaraları yaktık.
“Peki derneğe üye olmayanlar var mı?” dedim.
“Var tabi. Bazıları üye olamıyor. Onları buraya getirenler üye yaptırmıyor. Kendileri daha ucuza alıyor.”
“Nasıl yani? Bu iş için adam mı getiriliyor?”
“Ohoo daha neleri var abi” dedi gülerek. “Biz kendi hesabımıza çalışıyoruz, yine iyiyiz. Bazı namussuzlar aileleri borçlandırıp, çocuklarını çalıştırmak için buraya getiriyorlar. Adana’dan, Urfa’dan çok gelir böyle. Onları toplar getirirler, koyarlar10-15 tanesini bir eve. Sabahtan akşama kadar çalıştırırlar. Topladıklarını da ucuza alırlar, paraya da ailelerinin borçları karşılığı el koyarlar.”
Duyduklarıma baya şaşırmıştım. Bir bok varmış gibi övündüğümüz yirmi birinci yüzyılda, bildiğin insan ticareti yapılıyor. Hızlıca müdahale etmem gerekti. Yarın aynı saatte karşılaştığımız yerde olmasını tembihledim. Otobüse binip okula doğru yol aldım.
Akşam okul çıkışı koştur koştur mahalleye döndüm. Yakın arkadaşım var Sami. Her zamanki gibi parkta oturuyor. Gittim yanına,
“Çok önemli bir işimiz var” dedim.
“Ne oldu lan?” dedi.
Aklımdaki olayı anlattım. Bakkal Hacı’nın evinin altına istiflediği boş kolilere el koyup, toplayıcıya verecektik. Hem toplayıcıya faydamız olacaktı, hem de meymenetsiz Hacı’ya ders. Büyük iş. Acayip sosyal sorumlu bir davranış. Hemen planı çizdik. Akşam geç saatte, evlerden gizlice çıkıp, el koyma işini gerçekleştirecektik.
Oradan doğruca evlere dağıldık.
Evde akşam yemeği, dizi izleme, gelecek bölümün fragmanını izleme ve tabii ki gecenin “talk show”unu izleme fasılları sırasıyla bittikten sonra odama geçtim. Yatağıma uzandım ve Sami’den gelen işareti beklemeye başladım. Saat iki buçuğa geliyordu ki, Sami’nin ıslık sesini duydum. Kalktım hemen, sessizce kapıyı aralayıp aşağıya indim. Herkes uyuduktan sonra üzerimi değiştirip, yatağa öyle uzanmam zaman kazandırmıştı bana.
Bakkal Hacı bizim evin iki sokak arkasında dört katlı aile apartmanında oturuyordu. Temkinli bir şekilde eve doğru ilerledik. Önce sokağı kolaçan ettik gelen giden var mı diye. Sonra binanın dört tarafına baktık. Hiçbir ışık yanmıyordu. Operasyonun başlaması için hiçbir engel görünmüyordu. Sami’ye sessizce
“Başlıyoruz” dedim.
Daldık bahçe kapısından içeri. Binanın giriş kapısının önünden geçip, bahçenin, binanın arkasında kalan kısmına doğru ilerledik. Birinci katın balkonunun altına istiflenmiş, yatay olarak açılmış kolileri gördük. Gözlerimiz parladı. Yaklaştık, yavaş yavaş yüklenmeye başladık. Tam o sırada binanın kapısı açıldı. Kolileri atıp kaçmaya yeltendik ama meymenetsiz Hacı ve en az onun kadar meymenetsiz üç kardeşi kollarımızdan yakaladılar. Vuruyorlar deli gibi. Biraz ışık olsa yüzümüzü görseler, vurmayacaklar belki. Bir tanesi sırtıma sırtıma çalışıyor. Kardeşleri pazarcılık yapıyor bir de. Kasa kaldır- indir, bilekleri benim bacaklarım kadar kalın. İyice bir dövüp, kulak memesi kıvamına getirdiler bizi, ondan sonra yüzümüze bakmak akıllarına geldi. Beni görür görmez suratıma tükürdü.
“Ulan it dölü! Sen Mustafa’nın oğlu değil misin?” dedi. “Ulan şerefsiz! Benim malıma mı göz diktin? Ver lan babanın telefonunu!” dedi.
Konuşmama fırsat vermiyordu. Meymenetsiz Hacı’dan ya da polisten dayak yemektense, öz babamdan dayak yemeyi tercih ettim, verdim numarayı. Aradılar, geldi babam. Daha sorgusuz sualsiz bir posta dövdü beni, sonra eve götürdü.
Her ne kadar derdimi anlatıysam da, “sana mı kaldı lan?” deyip, üç gün boyunca dövdü. Üç günün sonunda görünme gözüme deyip bıraktı. Bir süre okuldan eve gelip odama kapandım. Yemeği bile odamda yedim.
Sami’nin durumu daha beter. Babası evden kovmuş. İki gün parkta yatmış. Sonra annesi yalvar yakar babasını ikna etmiş de, öyle eve dönmüş.
Yani mesele şu ki, dünya gerçekten adaletsiz bir yer. Birileri reklam olsun diye, salonlarda sosyal sorumluluklarını yerine getirsinler. Neyin sorumluluğuymuş hala çözemedim. Biz ise hayatın içinden, tam ortasından bir sorun için, bir şeyler yapmak isteyelim sonu dayak olsun.
İşte o dayak bana dünyayı değiştirme sorumluluğunu dayattı.
Ali Doğan Karacık
22 Nisan 2014 Salı
doğmuş bulundum 4
Devam
Ediyor
Adamdan ayrıldıktan sonra yola doğru yöneldim ve ucunu
göremediğim yolda ilerlemeye başladım. Ayak tabanlarım artan bir şekilde ağrıya
maruz kalıyordu her adımımda. En azından nereye gittiğimi görüyor ve biliyorum
diye acıyı absorbe etmek istercesine düşünceler geçirdim aklımdan. Göreve bu
denli odaklanmak ne derece doğru bilmiyordum. Her ne kadar cevabının önemsiz
olduğunu belirttiysem de bilinçaltımı kemirmekten bitirmiş uç beyine geçmeye
hazırlanan geçmiş arayıcıları devreye girmişti aile konusunda. Bu kadar değer
verdiğimi yeni anlıyordum aile konusuna. Beni yalnızlığıma bırakıp gidenlerden
söz ediyordum sonuçta. Bunları düşünmek için daha erkendi ama. Yola baktım. Hiç
dinlenmeden kaç gün yürünebilinirdi ki bu yolda?
Yol bitmiyordu ama yolda olmak bile dünyalı tüm
sorunlarımdan ve kendimden kurtulmamı sağlıyordu, geçmiş arayıcılarının verdiği
üç dakikalık periyotta tekrarlanan sancılara rağmen.
Ayağım soğumaya başladı. Geçmiş arayıcılarının sebep
olduğu nöbetler de son bulmuştu. Derime değen hava tanecikleri ben ilerledikçe
yapışkan bir hal almaya başladı. Yürümekte zorlanıyordum.Gerilimi yükselten
olaylar dizisi yeterince fazlalaştıktan sonra sağ tarafta bir sadist ayinine
benzeyen dinsel törene rastladım. Sanırım yeni başlıyorlardı.4 tane beyaz melek
ve arkalarında başları olduğu sanılabilecek kara melek seslerini yükseltmeden
anlayamadığım sözler fısıldıyorlardı kara meleğin elinde tuttuğu bebeğe. Kara
meleğin üçü solda üçü sağda olmak üzere altı eli vardı. Bebeği sağ ortanca
eliyle tutuyordu. Bebeğe söylenecek sözler bitince sağ alt elindeki ipi bebeğin
boynuna geçirdi. Sağ yukarı elinde tuttuğu hançeri bebeğin boğazına dayadı. Zavallı
diye düşündüm bebek hakkında. Sesini bile çıkaramamıştı. Kara melek bebeğin
boynundan damlayan kanları sol ortanca elindeki gümüş ve altın sarısı karışımı
kadehe düşmesini sağladıktan sonra sol alt elinde tuttuğu yılana kadehten biraz
kan içirtti. Çok hızlı bir şekilde yılana sol üst elindeki çok fazla duman
çıkartan meşaleye benzer tahta parçasını yaklaştırdı. Yılan dumanı solur
solumaz kusmaya başladı. Diğer dört melek fısıldamayı bırakıp kusmuğu
dağıtmamaya özen göstererek bir kovaya boşalttı. Daha sonra kara meleğin
arkasında duran oturağa benzer taş kütlesinin üstünde can çekişmekte olan başka
bir meleğe içirdiler kusmuğu. Melekler ölümsüz sanardım. Bir meleği kurtarmak
için bir bebek feda edilmeliydi. Belki de ölen çocuklara Tanrının tepkisiz
kalmasını sağlayan şey de buydu. Kendi meleklerini korumak...
Melekleri kendi haline bırakıp aynı yürüyüş hızında
ilerlemeye devam ettim. Pek de fazla yürümeden yaklaşık olarak elli kişilik bir
grubun yere kapanmış olduğunu gördüm. Önlerinde tapacakları birini aradım
yoktu. Kısa adamın dediği şekilde yapıp meleklerin arasına karıştım. Başımı
yere koyup dua etmeye başladım,yakarış da sayılabilir.Tanrım bu acı
nedendi?Göster kim getirmiş beni dünyaya,göster babamı da kurtulayım bu
gereksiz acıdan ve arayıştan!Kurtulayım beyin kemiricilerinden ve çıkarcı
iblislerden. Kafamı kaldırdım.
Bu Tanrıydı. Saflıktan oluştuğu söylenilen Tanrı griydi
tamamen. O sırada bilinçaltımı tekrar hissetmeye başladım. Zamanım azalıyordu. Her
an tehlikeyi fark edip yok edebilirdi beni.Gözümün önünden ışık hızında
sayılabilecek görünmezlikte geçmişim geçti.
Devam Edecek
Ali Suat Arslanlı
15 Nisan 2014 Salı
İSTİYORUM
Beyaz
bir güvercin olmak,
Issız
adaya uçmak,
Seninle
kaybolmak istiyorum.
Ormanın
derinlerine inmek,
Yüzyıllarca
uyuyan prensesin olmak,
Uyanmamak
istiyorum.
Aşkın
iksirini içmek,
Sarhoşluğu
yaşamak istiyorum.
Yalnız
senin varolduğunu hissetmek,
Sana
dokunmak istiyorum.
Seni
kimsenin bulamayacağı,
Kalbimin
en ıssız köşesine hapsetmek istiyorum.
Denizin
dalgalarında sesini duymak,
Dans
etmek istiyorum.
Sicim
sicim yağan yağmur olmanı,
İliklerime
kadar ıslatmanı istiyorum.
Saçımın
her teline adını yazmak,
Rüzgârda
savurmak istiyorum.
Seninle
birlikteyken, zaman dursun.
Saatler
işlemesin istiyorum.
Bulutlar
arasında o ahenki yaşamak,
Seninle
gökkuşağını oluşturmak istiyorum.
Günler,
aylar, mevsimler geçsin,
Seninle
birlikteliğimiz başlasın istiyorum.
Gözlerimde
uyku olmanı,
Düşlerimi paylaşmanı istiyorum.
Seni
sevdiğimi haykırmak,
Sana
kavuşmak istiyorum.
Seninle
yaşamak, seninle ölmek istiyorum.
ZEYNEP YILMAZ
5 Nisan 2014 Cumartesi
doğmuş bulundum
3 Bölüm
Bir anda kadının tüm değeri kaybolmuştu gözümde.Ama kadına
karşı hiçbir anlam yükleyemediğim yakınlaşma seziyordum tüm
hücrelerimde.Ailemin ne önemi vardı ki bu kadar kişi haklarında konuşmaya
korkuyordu.Cüretkar bir şekilde ‘Kimin emrindesin?’ diye sordum.Dudaklarımı iki
yana hafifçe kaydırarak alaycı bir şekilde onu küçümsediğimi belli etmeye
çalıştım.
‘Tanrının.Hepimiz öyle değil miyiz?’
‘Bazen.’ dedim.Sonuçta inansak da inanmasak da bir bakıma
hizmetindeydik onun.Gerçi Tanrıyı düşünemeyecek kadar çok yaşlı
hissediyordum.Cevabıma karşılık vermesini istiyordum fakat kadın,Logos un ben
uyanırken ki tepkisiz bakışlarından bile tepkisizdi.Bu tepkisizlikte hiç
beklemediğim bir şekilde kollarını açtı ve arkamda kapattı.Bu defa şaşırmıştım
ve kadına karşı daha da yakın hissetmeye başlamıştım.Burada daha fazla
kalamayacağımı söyledikten sonra yine bir yolculuğa çıkacağımı anladım.Bu kez
ne yapmam gerekiyor diye sordum.
‘Ölüm uyanıyor ve ölümü yok etmenin bir yolu
vardır.Tanrıyı öldürmek.’ dedi .Bunu söylerken ne kadar korktuğunu
hissedebiliyordum.Bense şaşırmamıştım bir kez daha.’Niçe öldüreli çok oldu
onu,modası geçti Tanrıyı
öldürmenin.’dedikten sonra gülümsedim.Onun da gülümsemesini beklerken o
kızdığını belli edercesine kaşlarını yay haline getirip gözlerini benden
ayırmadan iki dakika bana baktı.’Peki sonuçları ne olacak,Tanrıyı öldürmenin
kime ne faydası olacak ya da böyle bir şey mümkün mü?Bir kişi iki defa
öldürülebilir mi?’ dedim.
‘Kızım her defasında ölümle savaşmak zorunda
kalmayacak.Gerçekliğimi uyandırabileceğim.Eşim içinde benim de yanılgımın
bulunduğu kum saaitini kırabilecek ve bu sayede kılık değiştirmeden
yaşayabileceğim.Bunlar tahminden öte şeyler değil ama.Her an her şey
değişebilir.Olasılığı için bile denenebilir ne dersin?Tanrı konusunu ise sorgulayıcı
bir tutum izleyemediğimden bilmiyorum.’
‘Peki her şeyi anladığımı sanıyorum ama bir soru
yanıtlanmadı hala.Bunun bana ne faydası olacak?’ dedim.’
‘Kafanda sürekli oluşan sorular için yanıtlar
bulabileceksin.’dedi.
Artık benim için bir önemi var mıydı sorularımın?Kimin
spermi beni bu acınası hale getirmişti ve bunu bilmek neyi değiştirirdi?Kimin
hayatta kalmamı sağladığının ne önemi vardı ki ve bunun yanıtını bulmanın kime
ne faydası olacaktı?Hala acısını hissettiğim dünyada bu kadar yıl geçirmeme neden
olan birkaç kişiyi bu kadar merak etmem sorunların başlıcasıydı.Belki de bu
sorunu da çözerim diye düşündüm.Kadının arkasından çıkardığı ve sürüklediği her
saniye büyüyen kiremit kırmızısı dolabı dikkatle inceledim.Yanıma gelmesi 4
saniye sürmüştü ve boyu boyumun iki katına ulaşmıştı.Bu kadar kolay hareket
ettirdiğine göre oldukça hafif olmalı
diye içimden geçirdim.’Gücümün farkında değilsin heralde.’dedi.İkinci defa
şaşırmıştım ve bu çok sık olan bir şey değildi.
‘Düşünce okuma değil bu,ben kendimin düşüncesiyim.Nasıl
değişebiliyorum sanıyordun?’
Sanmıyordum dedim.Çünkü benim için bir önemi yoktu .Her
zamanki gibi denileni yapıp dolabın içine girdim.Bu defa hareket eden içinde
bulunduğum sey değildi,ilerliyor muydu dolap onu da bilmiyordum.Ama geçen her
andan sonra küçülüyordu dolap.Canımı acıtacak hale kadar gelince küçülme işlemi
durdu.Dolaba ön kısmındaki kapısından girmiştim ama üstü açılmıştı
dolabın.Kafamı kaldırıp dışarıya bakar bakmaz dehşete düştüm.Ne dehşet
ama..Burası tamamen ateşti.Madde denen şey buraya sırf ateşin dozunu artırmak
için uğruyordu sanki.Ne dayanırdı acaba bu ateşe.Kaşları ok gibi gerilmiş,siyah
gözlü-ilk defa siyah gözlü birine
rastlıyordum,etrafı görmüyor olmalı- boyu benden en az yarım metre kısa olan
her tarafı kıllarla çevrilmiş adam diyebileceğim biri yanıma yaklaştı.Ben o
sırada dolaptan çıkmıştım.Adam yanaşınca vücudunun her kısmının siyah renge
büründüğünü fark ettim.Normal bir siyahlıktan söz etmiyorum ölüm karası
dedikleri şey olabilirdi bu.Birkaç adım daha attıktan sonra ‘Ne arıyorsun
burada?’ diye kızgın bir şekilde sordu .Biraz korkarak Logos un annesinin beni
buraya gönderdiğini söyledim.Adam ‘Ah şu kadın yok mu..’ diye söylendikten
hemen sonra öyle bir kahkaha patlattı ki sanki o an altımızdaki karamsı şeyler yarılıp
aşağı düşecekmişiz gibi hissettim.’Ne yakıyorsun burada,ateşi bu kadar
heyecanlandıran şey nedir?’ dedim.’İnsanların yanılsamaları.Yanılgıları boşluğa
yollamak kolay iştir.Ama yanılsamalar kolay kolay yok olmaz.Kendi ateşinde
yanmak denilen şey de budur.Yoksa bunca insana yeter mi ateş?’ dedi.
‘Bitmek bilmeyen yanlışlarımız ve Tanrıyı hala bir
yerlerde arama ihtiyacı hissetmemiz.’Biraz sesli söylemiş olmalıyım ki az
öncekinken daha kızgın bir şekilde baktı yüzüme.
‘Bir tek ben varım sanıyorlar Tanrıya karşı gelen.Eğer
gitmek istersen görürsün Tanrının yanındaki meleklerin ne kadar azaldığını.Ve
belki de son vaazını verdirtirsin ona.Bencillikten başka bir şey bilmez o.’
dedikten sonra sessizliğe gömüldü.Birkaç dakika birbirimize baktıktan sonra
‘Son vaaz derken’ dedim.Kalan meleklerini elde tutmak için son çabaları,geçen
her dakika güç kaybediyor dedi.’Bu kadar nefret etmene rağmen hala onun verdiği
görevi yapıyorsun,buna bir açıklaman var mı?’ diye sordum.
‘O da senin gibi sanıyor ama öyle değil.O kadar yanılsama
yaktım ki burada gerçeklik bile kararmaya başladı.Yoksa ona karşı gelecek güce
nasıl kavuşurdum ki,onu zayıf düşürmekten başka.Sana söylemem gereken birkaç
şey daha var.’Elime yarısı yenmiş bir elma verdi.Kırmızı ve sarı rengi sürekli
değişiyordu elmanın kalan yarısının kabuğunda.Elmaya biraz daha bakınca azı
dişlerinin bir defa değmiş olduğunu fark ettim.’Tebrik ediyorum tek ısırıkta
koparabilmiş koca parçayı.’dedim.’Adem iyi çocuktu.Ademin gerçekliğini
bitirecek diye izin vermemişti bunu yemesine.Oysaki o sıralar çok
güçlüydü.Ademe bir kez daha gerçeklik bahşedebilirdi.Ama kendini düşünmekten
aklına gelir miydi ki böyle bir durum?Herkese sadece bir şans vermek insanlara
özgüdür.Oysaki o Tanrıydı,çok daha fazlasını yapabilirdi.Benim bu durumda olmamın
tek nedeni onun inatçılığı.İnsanların bu hale gelmesinin de tek
sorumlusu.’dedi.Bunları söylerken benim Tanrıdan nefret ettiğimi belli etmemi
bekledi.Oysaki ben zaten herkese aşırı derecede ve eşit şekilde nefret
duyuyordum.Tanrı için bir ayrıcalık yapacak değildim.’Tanrıyı öldürme işini
nasıl halledeceğim peki?’dedim.
‘Tanrı vaazını bitirir bitirmez onun için her şeyden daha
eğlenceli olan dua dinleme faslına geçer.O sırada bir melek gibi yanına
yaklaşacaksın.Elmayı bulunduğu yere doğru çok hızlı bir şekilde fırlatacaksın.’
dedi.Peki beni fark etmeyecek mi diye sordum.’Edecek.Elmayı atabilecek kadar
yaklaştığın anda hem de.O senin orada olduğunu anladığını sandığın anda elmayı
fırlatıp dua edeceksin.’dedi.Peki bunu neden başka bir meleğe yaptırmıyorsunuz
diye sorduğumdaysa Tanrının sadece insanların duasını dinlediğini söyledi.Sonra
‘Zaten sadece dinliyor,karşılık verdiğini söylemek yalan olur.Sen duaya başlar
başlamaz o elinde olmadan hareketsiz kalıp bitirmeni bekleyecek.Bu denli
yakından ve içten gelen bir duayı dinlememek gibi bir hareket yapması
beklenemez.’ diye ekledi.
‘İçten ne dileyebilirim ki?Ve kendisine inanmayan birinin
duasını neden dinlesin ki?
‘Annenin ya da babanın kim olduğunu olduğunu sorabilirsin
mesela.’
‘Bunun benim için artık bir önemi yok.’
‘Onun için vardır belki.Şu inanmama konusu da bu cevapta
saklıdır ne bilirsin.
Eğer cevapları biliyorsan söyle dedim.Çok azını bildiğini
ve bunları şu an söylerse kafamın karışacağını,beni asıl tatmin edecek
cevapların Tanrıda olduğunu söyledikten sonra gideceğim yolu gösterdi.Bu
yolculukta her denileni yapıyordum.Karşı çıkmıyordum,sorgulamıyordum hiçbir
şeyi ve şimdi son dönemece gelmiştim.Geri dönüp gitmek çok zahmetliydi.En iyisi
yine denileni yapmaktı.Adama gideceğimi söyledikten sonra sevindi.Suratından
bir çıkarı olduğu yargısına rahatlıkla varılabilirdi.Ama aldırmamıştım.Geçen
her dakika hırs,öfke ve nefret denilen duygu hedelerinde artış olduğunu
söylemekte fayda var.Hiçlikten çıkıtığımdan beri.Geldiğimden beri ateşe ve
adama odaklanmaktan sol taraftaki külden bozma bir yolu fark
edememiştim.Sanırım yapılması gerekeni sormadan anlamıştım yapmam gerekeni.
Devam Edecek
Ali Suat Arslanlı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



