22 Nisan 2014 Salı

doğmuş bulundum 4

Devam Ediyor
Adamdan ayrıldıktan sonra yola doğru yöneldim ve ucunu göremediğim yolda ilerlemeye başladım. Ayak tabanlarım artan bir şekilde ağrıya maruz kalıyordu her adımımda. En azından nereye gittiğimi görüyor ve biliyorum diye acıyı absorbe etmek istercesine düşünceler geçirdim aklımdan. Göreve bu denli odaklanmak ne derece doğru bilmiyordum. Her ne kadar cevabının önemsiz olduğunu belirttiysem de bilinçaltımı kemirmekten bitirmiş uç beyine geçmeye hazırlanan geçmiş arayıcıları devreye girmişti aile konusunda. Bu kadar değer verdiğimi yeni anlıyordum aile konusuna. Beni yalnızlığıma bırakıp gidenlerden söz ediyordum sonuçta. Bunları düşünmek için daha erkendi ama. Yola baktım. Hiç dinlenmeden kaç gün yürünebilinirdi ki bu yolda?
Yol bitmiyordu ama yolda olmak bile dünyalı tüm sorunlarımdan ve kendimden kurtulmamı sağlıyordu, geçmiş arayıcılarının verdiği üç dakikalık periyotta tekrarlanan sancılara rağmen.
Ayağım soğumaya başladı. Geçmiş arayıcılarının sebep olduğu nöbetler de son bulmuştu. Derime değen hava tanecikleri ben ilerledikçe yapışkan bir hal almaya başladı. Yürümekte zorlanıyordum.Gerilimi yükselten olaylar dizisi yeterince fazlalaştıktan sonra sağ tarafta bir sadist ayinine benzeyen dinsel törene rastladım. Sanırım yeni başlıyorlardı.4 tane beyaz melek ve arkalarında başları olduğu sanılabilecek kara melek seslerini yükseltmeden anlayamadığım sözler fısıldıyorlardı kara meleğin elinde tuttuğu bebeğe. Kara meleğin üçü solda üçü sağda olmak üzere altı eli vardı. Bebeği sağ ortanca eliyle tutuyordu. Bebeğe söylenecek sözler bitince sağ alt elindeki ipi bebeğin boynuna geçirdi. Sağ yukarı elinde tuttuğu hançeri bebeğin boğazına dayadı. Zavallı diye düşündüm bebek hakkında. Sesini bile çıkaramamıştı. Kara melek bebeğin boynundan damlayan kanları sol ortanca elindeki gümüş ve altın sarısı karışımı kadehe düşmesini sağladıktan sonra sol alt elinde tuttuğu yılana kadehten biraz kan içirtti. Çok hızlı bir şekilde yılana sol üst elindeki çok fazla duman çıkartan meşaleye benzer tahta parçasını yaklaştırdı. Yılan dumanı solur solumaz kusmaya başladı. Diğer dört melek fısıldamayı bırakıp kusmuğu dağıtmamaya özen göstererek bir kovaya boşalttı. Daha sonra kara meleğin arkasında duran oturağa benzer taş kütlesinin üstünde can çekişmekte olan başka bir meleğe içirdiler kusmuğu. Melekler ölümsüz sanardım. Bir meleği kurtarmak için bir bebek feda edilmeliydi. Belki de ölen çocuklara Tanrının tepkisiz kalmasını sağlayan şey de buydu. Kendi meleklerini korumak...
Melekleri kendi haline bırakıp aynı yürüyüş hızında ilerlemeye devam ettim. Pek de fazla yürümeden yaklaşık olarak elli kişilik bir grubun yere kapanmış olduğunu gördüm. Önlerinde tapacakları birini aradım yoktu. Kısa adamın dediği şekilde yapıp meleklerin arasına karıştım. Başımı yere koyup dua etmeye başladım,yakarış da sayılabilir.Tanrım bu acı nedendi?Göster kim getirmiş beni dünyaya,göster babamı da kurtulayım bu gereksiz acıdan ve arayıştan!Kurtulayım beyin kemiricilerinden ve çıkarcı iblislerden. Kafamı kaldırdım.
Bu Tanrıydı. Saflıktan oluştuğu söylenilen Tanrı griydi tamamen. O sırada bilinçaltımı tekrar hissetmeye başladım. Zamanım azalıyordu. Her an tehlikeyi fark edip yok edebilirdi beni.Gözümün önünden ışık hızında sayılabilecek görünmezlikte geçmişim geçti.
Devam Edecek
Ali Suat Arslanlı

15 Nisan 2014 Salı




İSTİYORUM

Beyaz bir güvercin olmak,
Issız adaya uçmak,
Seninle kaybolmak istiyorum.

Ormanın derinlerine inmek,
Yüzyıllarca uyuyan prensesin olmak,    
Uyanmamak istiyorum.

Aşkın iksirini içmek,
Sarhoşluğu yaşamak istiyorum.

Yalnız senin varolduğunu hissetmek,
Sana dokunmak istiyorum.

Seni kimsenin bulamayacağı,
Kalbimin en ıssız köşesine hapsetmek istiyorum.
           
Denizin dalgalarında sesini duymak,
Dans etmek istiyorum.

Sicim sicim yağan yağmur olmanı,
İliklerime kadar ıslatmanı istiyorum.
           
Saçımın her teline adını yazmak,
Rüzgârda savurmak istiyorum.

Seninle birlikteyken, zaman dursun.
Saatler işlemesin istiyorum.
           
Bulutlar arasında o ahenki yaşamak,
Seninle gökkuşağını oluşturmak istiyorum.

Günler, aylar, mevsimler geçsin,
Seninle birlikteliğimiz başlasın istiyorum.
           
Gözlerimde uyku olmanı,
Düşlerimi paylaşmanı istiyorum.

Seni sevdiğimi haykırmak,
Sana kavuşmak istiyorum.
Seninle yaşamak, seninle ölmek istiyorum.

ZEYNEP YILMAZ

5 Nisan 2014 Cumartesi

doğmuş bulundum

3 Bölüm
Bir anda kadının tüm değeri kaybolmuştu gözümde.Ama kadına karşı hiçbir anlam yükleyemediğim yakınlaşma seziyordum tüm hücrelerimde.Ailemin ne önemi vardı ki bu kadar kişi haklarında konuşmaya korkuyordu.Cüretkar bir şekilde ‘Kimin emrindesin?’ diye sordum.Dudaklarımı iki yana hafifçe kaydırarak alaycı bir şekilde onu küçümsediğimi belli etmeye çalıştım.
‘Tanrının.Hepimiz öyle değil miyiz?’
‘Bazen.’ dedim.Sonuçta inansak da inanmasak da bir bakıma hizmetindeydik onun.Gerçi Tanrıyı düşünemeyecek kadar çok yaşlı hissediyordum.Cevabıma karşılık vermesini istiyordum fakat kadın,Logos un ben uyanırken ki tepkisiz bakışlarından bile tepkisizdi.Bu tepkisizlikte hiç beklemediğim bir şekilde kollarını açtı ve arkamda kapattı.Bu defa şaşırmıştım ve kadına karşı daha da yakın hissetmeye başlamıştım.Burada daha fazla kalamayacağımı söyledikten sonra yine bir yolculuğa çıkacağımı anladım.Bu kez ne yapmam gerekiyor diye sordum.
‘Ölüm uyanıyor ve ölümü yok etmenin bir yolu vardır.Tanrıyı öldürmek.’ dedi .Bunu söylerken ne kadar korktuğunu hissedebiliyordum.Bense şaşırmamıştım bir kez daha.’Niçe öldüreli çok oldu onu,modası geçti Tanrıyı  öldürmenin.’dedikten sonra gülümsedim.Onun da gülümsemesini beklerken o kızdığını belli edercesine kaşlarını yay haline getirip gözlerini benden ayırmadan iki dakika bana baktı.’Peki sonuçları ne olacak,Tanrıyı öldürmenin kime ne faydası olacak ya da böyle bir şey mümkün mü?Bir kişi iki defa öldürülebilir mi?’ dedim.
‘Kızım her defasında ölümle savaşmak zorunda kalmayacak.Gerçekliğimi uyandırabileceğim.Eşim içinde benim de yanılgımın bulunduğu kum saaitini kırabilecek ve bu sayede kılık değiştirmeden yaşayabileceğim.Bunlar tahminden öte şeyler değil ama.Her an her şey değişebilir.Olasılığı için bile denenebilir ne dersin?Tanrı konusunu ise sorgulayıcı bir tutum izleyemediğimden bilmiyorum.’
‘Peki her şeyi anladığımı sanıyorum ama bir soru yanıtlanmadı hala.Bunun bana ne faydası olacak?’ dedim.’
‘Kafanda sürekli oluşan sorular için yanıtlar bulabileceksin.’dedi.
Artık benim için bir önemi var mıydı sorularımın?Kimin spermi beni bu acınası hale getirmişti ve bunu bilmek neyi değiştirirdi?Kimin hayatta kalmamı sağladığının ne önemi vardı ki ve bunun yanıtını bulmanın kime ne faydası olacaktı?Hala acısını hissettiğim dünyada bu kadar yıl geçirmeme neden olan birkaç kişiyi bu kadar merak etmem sorunların başlıcasıydı.Belki de bu sorunu da çözerim diye düşündüm.Kadının arkasından çıkardığı ve sürüklediği her saniye büyüyen kiremit kırmızısı dolabı dikkatle inceledim.Yanıma gelmesi 4 saniye sürmüştü ve boyu boyumun iki katına ulaşmıştı.Bu kadar kolay hareket ettirdiğine göre oldukça  hafif olmalı diye içimden geçirdim.’Gücümün farkında değilsin heralde.’dedi.İkinci defa şaşırmıştım ve bu çok sık olan bir şey değildi.
‘Düşünce okuma değil bu,ben kendimin düşüncesiyim.Nasıl değişebiliyorum sanıyordun?’
Sanmıyordum dedim.Çünkü benim için bir önemi yoktu .Her zamanki gibi denileni yapıp dolabın içine girdim.Bu defa hareket eden içinde bulunduğum sey değildi,ilerliyor muydu dolap onu da bilmiyordum.Ama geçen her andan sonra küçülüyordu dolap.Canımı acıtacak hale kadar gelince küçülme işlemi durdu.Dolaba ön kısmındaki kapısından girmiştim ama üstü açılmıştı dolabın.Kafamı kaldırıp dışarıya bakar bakmaz dehşete düştüm.Ne dehşet ama..Burası tamamen ateşti.Madde denen şey buraya sırf ateşin dozunu artırmak için uğruyordu sanki.Ne dayanırdı acaba bu ateşe.Kaşları ok gibi gerilmiş,siyah gözlü-ilk  defa siyah gözlü birine rastlıyordum,etrafı görmüyor olmalı- boyu benden en az yarım metre kısa olan her tarafı kıllarla çevrilmiş adam diyebileceğim biri yanıma yaklaştı.Ben o sırada dolaptan çıkmıştım.Adam yanaşınca vücudunun her kısmının siyah renge büründüğünü fark ettim.Normal bir siyahlıktan söz etmiyorum ölüm karası dedikleri şey olabilirdi bu.Birkaç adım daha attıktan sonra ‘Ne arıyorsun burada?’ diye kızgın bir şekilde sordu .Biraz korkarak Logos un annesinin beni buraya gönderdiğini söyledim.Adam ‘Ah şu kadın yok mu..’ diye söylendikten hemen sonra öyle bir kahkaha patlattı ki sanki o an altımızdaki karamsı şeyler yarılıp aşağı düşecekmişiz gibi hissettim.’Ne yakıyorsun burada,ateşi bu kadar heyecanlandıran şey nedir?’ dedim.’İnsanların yanılsamaları.Yanılgıları boşluğa yollamak kolay iştir.Ama yanılsamalar kolay kolay yok olmaz.Kendi ateşinde yanmak denilen şey de budur.Yoksa bunca insana yeter mi ateş?’ dedi.
‘Bitmek bilmeyen yanlışlarımız ve Tanrıyı hala bir yerlerde arama ihtiyacı hissetmemiz.’Biraz sesli söylemiş olmalıyım ki az öncekinken daha kızgın bir şekilde baktı yüzüme.
‘Bir tek ben varım sanıyorlar Tanrıya karşı gelen.Eğer gitmek istersen görürsün Tanrının yanındaki meleklerin ne kadar azaldığını.Ve belki de son vaazını verdirtirsin ona.Bencillikten başka bir şey bilmez o.’ dedikten sonra sessizliğe gömüldü.Birkaç dakika birbirimize baktıktan sonra ‘Son vaaz derken’ dedim.Kalan meleklerini elde tutmak için son çabaları,geçen her dakika güç kaybediyor dedi.’Bu kadar nefret etmene rağmen hala onun verdiği görevi yapıyorsun,buna bir açıklaman var mı?’ diye sordum.
‘O da senin gibi sanıyor ama öyle değil.O kadar yanılsama yaktım ki burada gerçeklik bile kararmaya başladı.Yoksa ona karşı gelecek güce nasıl kavuşurdum ki,onu zayıf düşürmekten başka.Sana söylemem gereken birkaç şey daha var.’Elime yarısı yenmiş bir elma verdi.Kırmızı ve sarı rengi sürekli değişiyordu elmanın kalan yarısının kabuğunda.Elmaya biraz daha bakınca azı dişlerinin bir defa değmiş olduğunu fark ettim.’Tebrik ediyorum tek ısırıkta koparabilmiş koca parçayı.’dedim.’Adem iyi çocuktu.Ademin gerçekliğini bitirecek diye izin vermemişti bunu yemesine.Oysaki o sıralar çok güçlüydü.Ademe bir kez daha gerçeklik bahşedebilirdi.Ama kendini düşünmekten aklına gelir miydi ki böyle bir durum?Herkese sadece bir şans vermek insanlara özgüdür.Oysaki o Tanrıydı,çok daha fazlasını yapabilirdi.Benim bu durumda olmamın tek nedeni onun inatçılığı.İnsanların bu hale gelmesinin de tek sorumlusu.’dedi.Bunları söylerken benim Tanrıdan nefret ettiğimi belli etmemi bekledi.Oysaki ben zaten herkese aşırı derecede ve eşit şekilde nefret duyuyordum.Tanrı için bir ayrıcalık yapacak değildim.’Tanrıyı öldürme işini nasıl halledeceğim peki?’dedim.
‘Tanrı vaazını bitirir bitirmez onun için her şeyden daha eğlenceli olan dua dinleme faslına geçer.O sırada bir melek gibi yanına yaklaşacaksın.Elmayı bulunduğu yere doğru çok hızlı bir şekilde fırlatacaksın.’ dedi.Peki beni fark etmeyecek mi diye sordum.’Edecek.Elmayı atabilecek kadar yaklaştığın anda hem de.O senin orada olduğunu anladığını sandığın anda elmayı fırlatıp dua edeceksin.’dedi.Peki bunu neden başka bir meleğe yaptırmıyorsunuz diye sorduğumdaysa Tanrının sadece insanların duasını dinlediğini söyledi.Sonra ‘Zaten sadece dinliyor,karşılık verdiğini söylemek yalan olur.Sen duaya başlar başlamaz o elinde olmadan hareketsiz kalıp bitirmeni bekleyecek.Bu denli yakından ve içten gelen bir duayı dinlememek gibi bir hareket yapması beklenemez.’ diye ekledi.
‘İçten ne dileyebilirim ki?Ve kendisine inanmayan birinin duasını neden dinlesin ki?
‘Annenin ya da babanın kim olduğunu olduğunu sorabilirsin mesela.’
‘Bunun benim için artık bir önemi yok.’
‘Onun için vardır belki.Şu inanmama konusu da bu cevapta saklıdır ne bilirsin.
Eğer cevapları biliyorsan söyle dedim.Çok azını bildiğini ve bunları şu an söylerse kafamın karışacağını,beni asıl tatmin edecek cevapların Tanrıda olduğunu söyledikten sonra gideceğim yolu gösterdi.Bu yolculukta her denileni yapıyordum.Karşı çıkmıyordum,sorgulamıyordum hiçbir şeyi ve şimdi son dönemece gelmiştim.Geri dönüp gitmek çok zahmetliydi.En iyisi yine denileni yapmaktı.Adama gideceğimi söyledikten sonra sevindi.Suratından bir çıkarı olduğu yargısına rahatlıkla varılabilirdi.Ama aldırmamıştım.Geçen her dakika hırs,öfke ve nefret denilen duygu hedelerinde artış olduğunu söylemekte fayda var.Hiçlikten çıkıtığımdan beri.Geldiğimden beri ateşe ve adama odaklanmaktan sol taraftaki külden bozma bir yolu fark edememiştim.Sanırım yapılması gerekeni sormadan anlamıştım yapmam gerekeni.
Devam Edecek
Ali Suat Arslanlı

21 Mart 2014 Cuma

down sendromu ve farkındalık

12
Tribünlerde Bir Baltalı İlah
Yahya
Eski ahşap kapalıda
Hani tahtadan direkler
Tribünler düz, koltuksuz
Orada hep ceketiyle bir Yahya
Hep güzel, hep güleç
Öfkesi bir sabah yeli
Öfkesi bize şenlik

Rüzgârla, yağmurla
Yel değirmenleriyle dost
Sesi uğultularda bir adam
Kâbusudur hakemlerin
Hepsi birer kötü adam

Tribünlerin Zagor’u
İntizarıyla
Adana’da
Bir Baltalı İlah

Herkes hata yapar
Yahya affetmez
Say ki Romalılara sesleniyordur Antonius

“Adanalılar, dostlarım!
Şu sahada gördüğünüz kara gömlekli
Bir alın terinin hırsızıdır!”

Yani bir zulmü anlatır
Bilirdik, Yahya’nın aklından geçen bunlardı
Diyemezdi anlardık

Tribünlerin birinden bir Yahya geçti
Kendi lisanında
Geçti gitti…

Sanki tarifesiz bir tren anonsunda

“Sevgili Adanasporlular,
Kapalı müdavimlerinden
Bir güzel taraftarımız Yahya
Hayata veda etmiştir”

Kalktık alkışladık…

Peki, bir Yahya’yı
Tribünlerden
Başka nasıl uğurlardık?
______________

Şimdi Futbol

Bir Veda İmgesidir

Adana’da
______________

On İkinci Şiirin Hikâyesi
Down Sendromlu bir taraftarımız vardı, Yahya (tribündeki adı Dilsiz Yahya). Dünyanın en sakin ve aynı anda en hiddetli adamıydı. Konu Adanaspor olunca, tahammül edemediği şey, takımın hakkının yenmesiydi, hiddet dediysek onun tatlı öfkesiydi. . Bu manada ondan en çok hakemler çekmişti. Muhtemelen gıyaben... Böyle...
Onu hikâye eder on ikinci şiir. 
Bu şiirde, mümkün olduğunca, bir güzel Yahya, lisanına uygun bir şekilde anlatılır olmuştur...

13 Mart 2014 Perşembe

Doğmuşum 2. Bölüm

Önceki Bölümden Devam

‘Ne kadar basit bir hayat sürüyormuşum, keşke rahatsız etmeseydiniz.’
Güldü, buna sevinmiştim sanırım. Sevincimin nedenini hiçbir zaman öğrenemeyecektim. Cevaplama gereği hissetmiş olmalı ki tekrar konuşmaya başladı. 
’Kendi gerçekliğini yanılsama yapabilecek birisin. Bu sayede ulaşılmaz olana gidip orada savaşabilirsin.
Ve senin gerçekliğin  tüm yanılsamaları yok edebilecek güce sahip.’
Aslında böyle şeyler benim umrumda değildi ama sağ kulağımda ve kafamda sürekli ağrı yapıp iniltiye sebep olan soruları hatırladım. Annem ve babam kimdi bilmiyordum. Onları hiç görmemiştim. Kendime geldiğimde üç yaşındaydım ve sokaktaydım. 3 yıl boyunca nasıl yaşamıştım,kim bakmıştı bana? Eğer bakmak istemişse neden tekrar atmıştı beni sokağa? Benimkisi dünyalı,sıradan sorunlardı.
Gerçeklikmiş, hiçlikmiş açıkçası ilgimi çekmiyordu. Kadın ne dediyse kafa hareketleriyle onayladım ve dediği her şeyi yapacağıma dair söz verdim kayıtsızca. Sonra aşağı inen bir kapı açtı. Sanırım aşağı inmem gerekiyor diye düşündüm. Basamaktan adımımı atar atmaz kadına bir kez daha bakmak istedim. Hiçbir şey yoktu, Logos da kaybolmuştu ortalıktan. Şaşırmadım. Ne denilirse yapıyordum yine. Gerçek hayattakinden pek farkı yoktu sanırsam. Aşağı kata iner inmez sola düştüm. Sağa doğru hareket ediyor oda dedim kendime. En az dokuz gün yaşayabileceğim kadar yiyecek vb. eşyalar vardı odada. Zaten yaşamak için ne gerekliydi ki?

Oksijen ve yemekten başka bir şey var mıydı bizi hayata bağlayan?
Kaç gün geçirdim o odada bilmiyorum ama yenilebilecek eşyaların sayısı bitmek üzereyken yavaşladığını fark ettim odanın.
Odanın hareket yönünde olan kırmızı kapı aralandı.
Daha önce nasıl olur da fark etmemiştim bu kapıyı.
Yolculuk boyunca hayatta kalmaya çalışmaktan birçok şeye dikkat edememiştim,kendime bile.
Bu defa kararlıydım.
Odadan çıkarken geriye dönüp bakmayacaktım.
Öyle de oldu.
Girdiğim yerde ilk bakışta kendim dahil hiçbir şey yoktu.
Birkaç adım atar atmaz kendimin ve odanın görüntüsü belirmeye başladı. Sol tarafımda duran aynayı fark ettim sonra ona bakarken kendimi. Çok zayıf olduğumu içimden geçirdim hemen sonra içimden birçok şey geçirdim.
Hatırlayabildiğim tek şey ise neden sorgusuz-sualsiz bu görevi kabul ettiğime dair düşüncelerdi. Çok uzaklardan gelen ağlama sesi tüm dikkatimi dağıtmıştı. Ağlama sesinin bir kadından çıktığını anladıktan geriye dönüp baktım. Bu bir metafor değil cidden dönüp baktım. Kapı yoktu.
Kadına yaklaşmak istercesine bir adım atar atmaz yer hareket etti.
Sonra daha geriye, eski günlerime baktım.
Sorgusuz neleri kabul ettiğimi gözden geçirmek istemiştim sadece.
Asgari ücret karşılığı sırf diğer insanlar mutlu olup eğlensin diye çalıştığım ve yaşadığım saçma hayatı hatırladım.
Hayatımı bile sorgusuz kabul etmiştim.Yaşama hakkını,yaşamda olma hakkını ben kazanmamıştım. Bana verilmişti. Belki babam tarafından belki Tanrı tarafından veya ikisi tarafından olmuştu bu. Fark etmezdi bu, sonucu da değiştirmezdi. Bilinç denilen belirsizliğim oluştuğu anda sorulabilirdi böyle bir hayatı kabul edip etmemek isteyişim.
Kafamı sağa ve sola hızlıca salladım.
Sanki düşüncelerimi de sallayıp devirmek istercesine. Kadın hala ağlıyordu ve ben ona çok yaklaşmıştım. Kadın hayatım boyunca gördüğüm en siyah kadındı. Logostan bile hatta biraz daha ileri gidecek olursam hiçlikten bile. Ama ortada bir sorun vardı.Kadının gözleri yoktu. Nasıl ağlanırdı ki böylesi durumlarda?
Etrafa biraz daha bakınca anlam verebileceğim birkaç şey gözüme çarptı.
Hastane odasına benziyordu sanki burası ama ucu ya da sonu yoktu.
Yerde çok fazla enjektör vardı.
Karışık şekilde her yeri süslemişti.
Enjektörler dahil odadaki eşyalarda beyaz dışında bir renk kullanılmamıştı kadını saymazsak.
Saflık denilen şey bu olsa gerekti.
Ayaklarım, en çok da sağ kulağım dışa doğru atma hareketi gerçekleştiriyordu.
Uzun zamandır hareket etmiyordum. Kadına yaklaşmaya çalışmam belki de bu yüzdendi ama sonuç olarak hareket eden ben olmamıştım ve bu daha da perçinlemişti hareket etme isteğimi.
Sancılara daha fazla dayanamayarak sol ayağımı yarım adım büyüklüğünde açıp kadına doğru atıldım.
Bu defa yer hareket etmemişti.
Bu kadına yeterince çok yaklaştığımın göstergesi olabilirdi.
Adım attıktan biraz sonra garip duygular halinde normalde ayağımın yere çarparken ki çıkardığı her defasında farklı gelen o seslerden herhangi birine benzer bir ses işitmediğimi fark ettim.
Sırf o sesi duymak için kendimle inatlaşıp ayağımı bulunduğu sertçe çarptım. Bu hareketi birkaç defa tekrarladım.
Kadın ağlamasını kesti. Sinirli sayılabilecek bir şekilde kafasını kendine göre sol taraftan bana doğru çevirdi. Gözleri olmayan birisinin karşısında dikilmekten korkmamıştım.
‘Ayağını vurduğun yer benim gerçekliğim. Eger vurmaya devam edersen uyandıracaksın.Her gün morfinle uyutmak zorundayım onu.’
Şaşırmamıştım.
’Geldiğim yerde insanlar acılarını ve  yüzleşmek istemediği hedeleri uyutmak için yapıyor böyle şeyler. Sen neden gerçekliğini uyutuyorsun peki? Yanılgılarınla baş başa kaldığında kendini kaybetmiyor musun?
‘Ben yanılgısı olmayan birisiyim. Uyutma konusuna gelecek olursak kızım Logos her gece ölümle savaşmak zorunda bir bakıma yenmek de zorunda. Fakat yaptığı her savaş sonunda daha da güçleniyor ölüm. Sonuçta ölümü öldüremezsin,onun doğmasına gerek de yoktur. Kendini var edecektir bir şekilde. Neyse konumuza dönelim, Logos yaptığı son savaşı savaşı kaybedecek üzereyken hiç düşünmeden kendi gerçekliğini savurdu en sert şekilde. O kadar sert ve sesli bir olaydı ki bu hiçlik bile bir oda kadar küçüldü ölümün korkusundan. Logos su an iyi durumda sayılabilir ben gerçekliğimi uyuttuğum sürece de iyi olacaktır. Ama uyuyan her şey bir gün uyanır,riske atamayız bu durumu. Logosa inanıp buralara kadar gelmen şaşırttı beni. Söylesene nasıldı Logos? 
Hiçlikten çıkarken eşime baktın mı peki? 
Seni de iyi gördüm yoksa bu ağlama kesilmezdi kolay kolay.’
Hatırlamıyorum dedim.
’Senin kılık değiştirebildiğini söyledi Logos. Söylesene anneme dönüşebilir misin? Sadece birkaç dakikalık bile olsa.’
‘Ah bir bilsen. Annenin kılığına bürünemem ve annen hakkında sana bir şeyler de söyleyemem. Buna yetkim yok. Sınırımı aşsam bile bu konu ile ilgili ağzımı açtığım anda gerçekliğim uyanır ve bu bir çok şeyin sonu olur.’
Devam Edecek
Ali Suat Arslanlı

6 Mart 2014 Perşembe

Beyoğlu'nun pek güzel abisine bir temastır

Beyoğlu'nun Pek Güzel Abisine Bir Temastır

Bu yazının amacı edebi değerlendirme yapmak, şu akımla karşılaştırmak, bu yönteme karşı çıkmak değil. Tüm bunları yapmak belli bir birikim de gerektirir. Ancak “yazmak kimsenin tekelinde değil” der bir ağabeyimiz. Ben de, belki bir dost meclisinde kitap konusu açılsa, yapacağım eleştirileri yazıya dökmeye çalışacağım. Tamamıyla bir okur gözüyle.

Bir kitabın okuyucuları tarafından övülmesi nasıl “birikime” bakılmaksızın kabul ediliyorsa, bir başka okurun eleştirileri de öyle değerlendirilmeli.
En azından bu yazı bu düşünceyle ortaya çıktı.
  • Herkeste olur mu bilmem ama, ben bazı yazarların kitabını daha okumaya başlarken beğenirim. Nereden geldiği belirsiz referansları vardır bende. 
  • Ahmet Ümit için aynısını söyleyemem. Başkaları için az önce tariflediğim kategoriye girebilir, benim için öyle değil. 
  • Ama “Beyoğlu’nun En Güzel Abisi”ni oldukça yüksek beklentilerle okumaya başladım. Yazının sonucunu şimdiden söyleyeyim, hayal kırıklığı. 
Acımasız sayılabilecek eleştirilerden önce biraz kitaptan ve övgüyü hak eden yerlerden başlamakta fayda var. 
Kitap, Baş Komiser Nevzat ve ekibinin Tarlabaşı’nda işlenen cinayeti çözmeye çalışırken, başlarından geçen karmaşık olayları anlatan bir polisiye. Beyoğlu sokaklarında, özellikle Tarlabaşı’nda geçiyor. Zaman olarak 2014 yılbaşı seçilmiş.
Kitabı övmek için elimdeki tek malzeme muhteşem betimlemeler. Tarlabaşı’nın Rum mimarisi evlerinden iri yarı pezevenge, buz sarkıtlardan duvarı süsleyen, yavrularını emziren bir buldok fotoğrafına kadar.
  • Dudağını sarkıtan “esmer vatandaş”ı, lacivert ışıkta lilaya dönen gömleği ile canlandırmakta zorluk yaşamıyorsunuz. Kitapta sık sık tekrarlanan bir sözün sahibi Agah’ın tombul kırmızı yanaklı, küçük çeneli yuvarlak silueti karşınızda beliriyor. Ve onlarca örnek daha… 
Gel gelelim, kitap birbirinden çok farklı konuların bir araya getirilmesi ile oluşmuş ve bu haliyle oldukça sığ kalmış.
Kitap’ta 6–7 Eylül olaylarından, Ulucanlar katliamına, Tarlabaşı’ndaki ranttan, Haziran ayaklanmasına, çokça konuya girilmiş.
Bu düşüncelerimi paylaştığım bir dostum “Mahsun Kırmızıgül Sendromu” demişti.
Aslında saydığımız konuların tamamı birer roman olabilir. Hatta gerçek olaylardan kurgulanan romanlar çokta güzel olur. Müthiş bir kurgu ile Bahçelievler katliamını anlatan “Gecenin Kapıları” en iyi örneklerdendir. Bu tarz örnekler arttırılabilir.
  • Ama siz bir kitapta bu kadar çok konuya girerseniz, en basit eleştirim, konuların sığ kalması olur. Daha ağırı ise ve bende asıl çağrışımı yapan, piyasa mantığı. “Birçok konuya değineyim de kitap satsın.” Ahmet Ümit böyle düşünmüştür demiyorum, ama bende bıraktığı his budur. Kuşkusuz anlatılacak çok şey var, yaşananlar, yaşatılanlar, acı, mutluluk çokça bu topraklarda. Ama hepsini anlatmak için bu kadar kolay bir yol seçilebilir mi, bilmiyorum. 
  • Yaratılan karakterlerde, işlenen konular gibi, beş benzemezlerin bir araya gelmesi. 
Ama mekân Tarlabaşı olunca biraz normalleştirilebilir. 
Asıl itirazım ise bazı karakterlerin eğreti duruşu.
Mesela, biseksüel zengin adamın, yeni ve kendinden küçük eşi Jale Hanım. Gerçekliğini sorgulamayacağım. Mutlaka vardır böyle insanlar ve varlıkları benim için sıkıntı da değil. Ama bu kadar karmaşanın içine daha sağlam bir karakter yazılamaz mıydı?
“Esas polisin genç yardımcısı bıçkın olmak zorunda” diye bir kural mı var? Ortalık bu karakterlerden geçilmiyor. Burada da karşımıza çıkması, büyük hayal kırıklığı.
  • Nazlı’ya gelince. Örgütsüz ama duyarlı bir kadın. Kıvırmadan söyleyeyim bana bilinçli bir tercih gibi geldi. Örgütlü olmayan, gönüllü, aktivist. Pekâlâ olabilir. Örgütlülüğe dair göndermelere rastlamış olmak ise, kendi hüsn-ü kuruntum diyip geçiyorum. 
Kabadayıların hesaplaşması…
Birbirini arkasından vuranlar, önüne atılanlar…
Açıkçası klişe olmuş.
Tekrar tekrar söylüyorum,
gerçekliklerini eleştirmiyorum.
Mesele farklılık.
Belki de benim beklentimin fazla yüksek olması, bu kadar iredelememe sebep.
“Bazen böyle olur, hayat durduk yere bir ipucu sunar size.” Cinayet çözüldükten sonraki bölüm böyle başlıyor. Temel itirazım, hayat gerçekten böyle mi? Yazar pekâlâ bu benim kurgum diyebilir. Ama bu kadar tesadüf bana fazla geldi. Bir başkasına yerinde gelmiş olabilir. Dedim ya, bu, okur gözü ile bir eleştiri. Böyle bir son, “yeter artık kitabı bitireyim” fikri ile yazılmış gibi. Olaylar bu kadar karmaşıkken böyle bir son basit kalmış.
Velhasıl, beklentilerimi karşılamadı. Ancak keyifle okuduğumu da söylemek isterim. Tavsiye ederim. En azından İstanbul’un güzel bir resmini görmek isteyenlere… İyi okumalar…

Ali Doğan Karacık

3 Mart 2014 Pazartesi

Bekleyiş Sona Ermişti

I. Bölüm

Doğmuştum Sonunda
Doğmuştum sonunda. Lanet olası bekleyiş sona ermişti bir bakıma.
Hiçbir şey hatırlamıyordum eskiye dair ama belli belirsiz karaltılar bulanıklaşmaya başlıyordu zihnimde. Karaltıları kendi haline bırakıp durum değerlendirmesi yapmaya karar verdim. Hava soğuktu,çok soğuktu hem de. Bir şeyler hissediyor olmak iyi en azından, çokça uzun bir aradan sonra. Gerçekten o an orada var olduğumu kendime ikna ettikten sonra hiçbir şey göremediğimi fark ettim. Etrafta hiçbir ışık hüzmesi yoktu. Belki de bana öyle geliyordur diye söylendiğimi sonradan hatırlamamak isteyeceğimden yeterince emin olduktan sonra havanın daha da soğuduğunu hissettim. Damarlarımda dolaşıp bir türlü durmayan sıvı oldukça yoğun bir hal almaya başlamıştı ve gittikçe yavaşlıyordu.Oysaki böylesi durumlarda hızlanmalıydı.
Hava soğuma eylemini sürdürürken “Artık gidebilirsin.” dedi yüzünü göremediğim adam. Kısa bir süre sonra ise bir kapı aralandı, milyonlarca ışık taneciğini hissedebiliyordum. Ama nasıl olurdu ki böyle bir şey? Bulunduğum yer hala karanlıktı, salt karanlık hem de.

Birbirine karışmayan karşıtlık, hiçliğin sınırı diye söylendi aynı ses. Ses tonunu değiştirmeden “Eger bir an önce gitmezsen sorularına aradığın cevapları asla bulamayacaksın.” dedi tehditkar bir şekilde.Biraz tereddüte kapıldıktan sonra ufak bir sıçrayış gerçekleştirip hemen ardından yarım salto yaparak adamın yüzüne bakabilecek fırsatı yakaladım. Adamın yüzünün sol tarafı siyah sağ tarafı ise siyahtan bile fark edilemeyecek kadar beyazdı. O esnada zaman denilen kavramı yitirdiğimi sandım. Ama adam hala karşımdaydı. Sıçrayış gerçekleşmiş,yere düşmeye geçilmişti. Bu hareketlerin olması gerekenden çok daha yavaş gerçekleştiğini anladıktan kısa bir süre sonra zamanın buranın da efendisi olduğunu, ben kaybetsem bile onun bir şekilde beni bulacağını da anladım.

Adama biraz daha bakma fırsatı yakaladım. Sağ elinde,ortasının biraz daha yukarısından tutmakta olduğu iki ucu da keskin bir kum saati vardı. Kum saatinin üst kısmı adamın yüzünün sağ tarafından bile beyazdı. Alt kısım ise içinde sayılamayacak kadar çok insan yüzünün büyüyüp tekrar küçülerek bende korku hissini uyandırdığı,aklımdaki geçmişimi hatırlama dürtüsü gibi kararıp hemen sonra bulanıklaşan, ucu üst kısımdan daha keskin olan bir üçgen levhaydı.Kum saatinin ortasında, oldukça küçük –nasıl farkettiğime hala şaşırdığım bir küçüklükte-standart bir saat vardı. Göz kapağımı saate daha dikkatli bakmak için kısınca saatin normal sayılandan ters yönde döndüğünü fark ettim…
Uyanmıştım. Kaç gece uyumuştum hatırlayamıyordum. Yanı başımda duran siyahi kadına baktım. Ben ne düşünürsem düşüneyim oradaydı. Rüya değilmiş demek ki diye içimden geçirdim. Gülümseyip ismini sordum. Gülümseme nedenim kadından hoşlanmış olmam değildi.Nezaket gereği sayılabilirdi.
“Adım Logos. Anlayabiliyorum seni, kafandaki sorular yeterince artmakta olan bir eğimde yükseliyor. Öncelikle kendimi tanıtayım. Benim görevim değişimi yönetmek. Değişim dünyada her hedeyi kapsasa da kendisi salt bilinç olarak kalır. Değişimin sabitliği benim var olmamı sağlayan şey işte. Ben dünyadaki yanılgıları elimden geldiğince babama yollayıp babamın onları boşluğa atmasını sağlarım. Babam hiçliğin ve ölümün ‘badigard’ı, eğer bakma gereği hissettiysen görebilirdin onu. Neyse babama daha sonra tekrar geleceğiz. Dinliyor musun? Elimde olmadan ‘Bazen.’ dedim. Bu da iyi en azından şimdilik diye söylendi. Sonra kendisinin her gün doğup tekrar öldüğünü ve babasının yalnız kalmasın diye sayısız Güneş oluşturduğunu ama doğan her güneşin ardından daha da çok yalnızlaştığını belirtti, hüzünlü sayılabilirdi. Doğan Güneşlere rağmen hiçbir Güneş batmamış. Ve doğan her güneşin ardından daha da karanlıklaşmaya başlamış önceden bulunduğu yer, bir bakıma yarı gölge denilebilirmiş. Etrafındaki insanlardan her birinin ölümünden sonra hayatının kararması gibi. Karanlıklaşan yer farkedilemeyecek bir karanlığa ulaşınca hiçlik oluşmuş. Aslında hiçlik bile içinde madde bulunduruyormuş ama boşluğun içindeki yanılgıların sayısını kafamda hesaplamaya çalışınca boşluğun ne kadar güçlü olabileceğini düşünmekten korktum.

Peki. Yalnızlıktan neden kurtulmak istesin ki? Sonuçta herkes terk ettiğinde gelen bir şeyden bahsediyorduk. Ne kadar kötü olabilir ki bu? Anlamasını da beklememiştim zaten.
Onu dinlemeyi bıraktığımdan dolayı kızgın olduğunu belli etmek istediğini anladım. Ona biraz yardımcı olmak istedim, herkes bir şeyler biliyor ve bir şeyleri anlayabiliyordu ben daha kendimi bulamamışken.
’Evet buraya kadar ümitsizce dinledim peki sonra?’ dedim.
Bir yanlış yaptığını söyledi.Kendi gerçekliğini babasına gönderdiğini ama bunun kendi hatası olmadığını birkaç kez tekrarladı. Yeterince sararmış gerçekliği, yanılgı sanmamak elde değilmiş. Sustu, konuşamadı demek daha doğru olur. Bir an atılıp ağzını tekrar açtı ama anlaşılabilir bir kelime çıkmadı ağzından.
Annesini sordum.
Bunu kendisinin bilmediğini, görüntü değiştirmesine bağladığını belirtti.
Güldüm. Aralıksız on iki saniye bir gülüşten bahsediyorum. Zaman çok belirgindi. Etrafı gözlemleyememiştim zira o esnada kafamda bulanıklaşan karaltılar açıklaşmaya başlamıştı.
Bunu daha önce niye sormadım diye kendime söverken ağzımda ‘Neden ben?’ diye bir mırıldanma oluştu. ’Özür dilerim en başta o konuyla başlamalıydık. Sen gerçekliğimi kurtardığımda onun bana dönmesini sağlayabilecek tek insansın. Karşılığındaysa kafandaki sorular yanıtlanacak bu yolculukta. Kimsin bilmiyorsun değil mi?’
Tepkisiz bir şekilde ‘Bazen.’ dedim.
Daha sonra beni çok uzun bir süredir beklediğini, zamanı ve hiçliği öldürecek olan adam olduğumu söyledi, sesinden yeterince tedirgin olduğu anlaşılacak sessizlikte.
‘Babanı kastediyorsun sanırım.’
‘Babamın koruduğu hedeyi kastediyorum. Gerekirse kendi gerçekliğimden bile çok sevdiğim babamı da kastedebilirim.’

Hala tatmin olmamıştım. Neden ben? Karaltılar tamamen aydınlanınca zihnimin en derin havuzuna daldım. Kalıntıları incitmemeye gayret edercesine yavaş yüzüyordum. Adımı arıyordum ama yoktu hiçbir yerde, bilinçaltımda bile. Bir barda asgari ücret karşılığı ayakçılık yapıyormuşum. Şu an hissettiğimden çok daha küçükmüşüm oysa şimdi en az 60 larımdaydım. Boğulmamak için kafamı çıkardığımda bir ses kendimi getirdi bana. Sözünü kestim kadının...

Ali Suat Arslanlı
Devam edecek...