23 Aralık 2016 Cuma

Dünyanın en güzel

en pahalı kıyafetlerini

dünyanın daha varlıklı

en varlıklı insanları kullanır,

telefonlarını da arabalarını da...

Bunları da dünyanın yoksul insanları

daha yoksul insanları

en yoksul insanları en az paraya üretirler.

De ki karın tokluğuna.

Budur asıl mesele.

23 Aralık 2015 Çarşamba

moon river


Ay nehri, bir milden geniş,
Bir gün bir şekilde sana rastlıyorum.
Ah, rüya kurucu, sen, kalp kırıcı,
Nereye gidersen git senin yolunda gidiyorum.
Ötede iki serseri, dünyayı görmek için
Görülecek çok fazla dünya var
Aynı gökkuşağının bitimiyiz biz
Kıvrımın etrafında bekleyen,
Yabanmersini arkadaşım,
Ay Nehri ve ben.


Müzik:
Henry Mancini
Sözler:
Johnny Mercer


15 Kasım 2015 Pazar

çeroki, küçük ağacın eğitimi

MASALIMI DUYACAKSIN

"Yakında burada olmayacağım,
Masalı duyacaksın
Kanımın arasından
İnsanlarımın arasından
Ve kartalın çığlığından
İçerideki canavar asla sakinleşmeyecek" *

Bu sözler, Yeni Dünyanın asıl sahiplerinin yaşadığı trajediye ses olan en masum satırları barındırıyor içinde. Toprağı dinle, doğayı dinle, ağaçları dinle; kendilerinin değerini bilmiş olan o insanlar için nasıl da çığlık çığlığa ağıt yaktığını duyacaksın. Elbette, ortada dinleyecek bir ağaç, yaşayan bir toprak, seninle konuşacak bir doğa bulabilirsen.
"Ufuk çizgisinde ilerliyorum
Gözyaşı yolunu takip ediyorum"*

Kaç çocuk annesini kaybetti senin hırsının gölgesinde? Kaç adam eşini kaybetti, kaç ev babasız kaldı senin dönmüş gözünü doyurmak için? Kaç tane ağıt yakıldı kayıpların arkasından, kaç can aldın bir karış toprak için? Kaç insanın yurduna gözünü diktin, gideceğin yerin bir karış topraktan büyük olmayacağını bildiğin halde? Üzüldün mü? Sıcak evine döndüğünde bakabildin mi çocuklarının yüzlerine, öpebildin mi annenin babanın elini?
"Beyaz adam geldi
Kutsal toprakları gördü
Biz önemsedik, siz aldınız
Siz savaştınız, biz kaybettik
Savaş değil aslında, adil olmayan bir dövüş
Manzara kanla güzelce boyandı"*

80 dakikada bir milleti yok edecek kadar geliştirdiğin soğukkanlı teknolojin, vicdanını rahatlatmıştır umarım. Umarım ölmemişsindir beyaz adam, ölüm sana ancak bir mükafat olabilir. Düşün beyaz adam, tek bildiği doğayı, Gidişat'ı, insanları sevmek olan altı yaşındaki bir çocuğu kırbaçlayacak kadar ne yaşamış olabilirsin? Sırf senin ahlak kuralların çerçevesinde doğup yetişmedi diye bir çocuğa piç diyecek kadar yüreğini nefretle dolduran ne? 
Peki sen, çocuk; bedeninde belki de kapanmayacak yaralar açan bu insanları, seni ait olduğun yerden ayıran bu insanları bile sevecek kadar büyük bir yüreğe nasıl sahip oldun? Altı yaşındayken nasıl olur da yaşının belki de on misli yaşta olan bir adamdan daha büyük bir yüreğe sahip oldun?

(Küçük Ağacın Eğitimi'ne dair)

Nazlıcan Özkut

15 Ekim 2015 Perşembe

Sürgünde Bir Kovboy

Azıcık Tanıtım, Azıcık Eleştiri Yazısı


Sözcükler, yazarının eline düşünce, onun kurgulayabileceği dünyanın tek sınırı vardır: düş gücü. Bu düş gücü kimi yazarlar için sınırı çizilemez bir hal almaz mı? Bilim insanlarının, din adamlarının, -onlara da bir gün cinsiyetçi tavrı reddedip din insanları diyebilecek miyiz- hatta politikacıların mesnetsiz zırvalamalarının bile “görülebilen ufukları,” yazar tarafından alaşağı edilir. Yazar, teması olarak seçtiği insanı, doğayı, dünyayı ya da ruhu öylesi bir tasvir ile “görülebilen ufukların” arkasına taşır ki; sınırlamacılar, düşünce korkakları, sansürcüler apışıp kalırlar. Öylesi kitaplardan birini okudum geçenlerde. Yazmaya çalışacaktım, aldığım notlar vardı, erteledim. Kitaba, sözcüklere ve yazarlara dair yukarıdaki açıklamayı yapıyorum çünkü, kestirmeden büyülü gerçeklik deyip de güdükleştirmeme niyetindeyim. Okutana, vesile olana bir müteşekkir olma halim var oradan devam edeyim. Kitabı, olasıdır; kitabevi raflarında bulmak güç. Azimli okur için kaynak iyi bir sahaf ya da kitap armağan etmeyi becerebilen duyarlı bir dost olabilir.

Sürgünde Bir Kovboy, bu girizgahın objesidir.

Kitap Türkçe’ye çevrilirken, orijinalindeki dilin kullanımına ne kadar özen gösterilmiş bunu çözebilmem, ne yazık ki; Fransızca bilmediğim için mümkünatsızdı; ama Türkçesi, başından sonuna inandırıcılığı ve konuyla örtüşmesi bakımından gayet kabul edilebilir nitelikte. Bunu niçin sorguluyorum? Zira, bütün ailesi bir gaddar tarafından katledilen kahramanın masumiyete, saflığa bu denli sarılabilmesine inanmak için, nevi şahsına münhasır bir yazar diline gereksinim var. Yine, konuşma yeteneği olan bir atla, - Lola’ya bir daha at demeyeceğim- öyküyü baştan sona inandırıcı ve diri tutmak için de o dil gerekli. Çeviri o denli başarılı ki; “hadi canım,” demeden kitabın içinde kalmamızı sağlıyor. Çevirmen güçlü bir övgüyü hak ediyor.

Sürgünde Bir Kovboy’a gelirsek; yaşadığımız dünya, çıkarcıların, katillerin düzenbazların kurguladığı bir eksende dönerken içinde gerçekten bir insan olarak kalabilmeyi başarmak olası mıdır? Soruyor. Lola’nın bile öfkeye, intikam duygusuna kapıldığı bir hengamede saflığı, insanlığı savunmak ve bu düsturun arkasında durmak ne kadar gerçekçi olabilir? Kitabı okurken, başından sonuna kadar; adalet denilen ama aslında öç alma duygusuyla beklemeyi sürdürüyoruz. Bugünlerin giydirilmiş halet-i ruhiyesine tutulmuşuz, unutmayalım. Yazarın her sayfada bizi, sıradan insanları tatmin edecek o “öç anını” yazacağını umut ederek geçiriyoruz okuma dakikalarımızı. Postmodernizmin felsefi yapısının oluşma başlangıcında yazılan romanı okurken, günümüz değerleriyle olayları sorgulamaya başlıyor ve o öç tatminini bir türlü elde edemiyoruz. Neyse ki; romanın işlediği insan ruhunun çözümlemeleri konusu, uzak bir diyarda, uzak bir zamanda ve kovboyların var olduğu bir dönemde geçiyor. Rahatlıyoruz. Nasılsa bugünün imkansızlaştırdığı bir durumu anlatmıyormuş...

Bir antichrist olarak romanda vücut bulan Boone’a, şimdiki dünyada ulaşmak ve onu Sam’e öldürterek adaleti tecelli ettirmek en iyisi, öyle olmalı. Ama yazarda hiç de öyle bir çaba yok. Vuruyor kahramanı Sam ve Lola’yı çöllere ve bir cennet arayış serüveninde, inanılmaz dostlukların kurulabileceğini bize anlatmaya yelteniyor. Dedim ya; bunu İkinci Dünya Savaşı’na kadarki ya /ya da belki de bir travmayla irkilen savaş sonrası dünyaya anlatmak nispeten kolay olabilirdi. Yazarda 1969’da okuyucuya sunmuş. Şimdi, şu an varolduğumuz dünyada ise o yargıların geçerliliği ise hayli tartışmalı.

Yazarın bir Fransız olduğunu söyler ve Sam ile Lola’nın (kovboy ve atı) öyküsünün, onun için çok uzak bir kültürden dem vurmak olduğunu ifade edersem, halihazırda şu kalıplaşmış yan unsurlara da sizi hazırlamış olurum: Çöl var, soğuk var, silah var, pusu var, öç var... Ama buralara takılı kalmamak gerekiyor. Bu klişeler, aslında tıpkı bir kovboy filmi izlerken insana dair ruh çözümlemeleri yapan yönetmen senarist ikilisinin yarattığı denkleme benziyor. Ben öyle benzetiyorum. Anlattıklarımdan; yeni bir “Küçük Prens” fenomeni çıkarmak olasıdır. Bir erişkin, bir felsefe kitabı mı yoksa bir çocuk kitabı mı? Buna söyleyebilecek sözüm: Hemen hemen odur.

Kanımca, Sürgünde Bir Kovboy’un yazarı Jean Yvane, çeyrek asır sonra Antoine de Saint-Exupery’i mezarında ziyaret etmiş. Çok da ruhuna uygun bir ziyaret olmuş bu öykücük.

Fransızların düşün dünyasında yeri zaten hep ayrıcalıklı olmuştur.


Sürgünde Bir Kovboy – Jean Yvane / Çev. Mehmet Keskinoğlu (Telos – 1996, 124Sf.)

3 Eylül 2015 Perşembe

ve sahne

Ve sahneye gerçekler çıkar..

"yaşamın süremleri aksın kendi dilince"

Sözcükler...
ne çok anlam ifade ediyor insana.
Yaşamdaki her şey, bize gerçekliği fısıldıyor adeta:
"Sen hiçbir şeyi değiştiremezsin.. Hele ki beni asla! Sadece yaptıkların bende gizli kalır.
Sen bile ne yaptığını bilemezsin.. Sen kendini, bir şeyleri değiştirdim diye aldatabilirsin.. ama şunu bil ki aslında hiçbir şey değişmemiştir.
Ve her şey benim dilimde akmaya devam ediyordur. Yani bırak; her şey kendi dilince aksın şu dünyada.
Çünkü; hiçbir şeyi değiştiremeyeceksen, çabalamanın anlamı var mıdır sence şu aciz dünyanda?"

Hakan Savlı
Gizli- Sevginin Süremleri: 11/ Morning (Departure of the Boats)
Sözcükler Yayınları

*
Anonim bir söz...

Beni hep uçurumun kıyısına getiren, dostlarım oldu.
Sonrası mı?
İttiler işte..

Onur Köse

14 Temmuz 2015 Salı

Pluton


Küçük bir kız bulmuş Pluton'un adını.
Yıllar sonra akşama karışıyordu kuzey treni.
Yıldızlı bir akşamdı, tüneldeydik.
Öksürüyordu kesik kesik.
Kahve makinasının yanında iki adam vardı
birisi yağmura doğru
hiçbir yere öteki
Onu ben buldum, dedi adam,
Ortaamerika'da bir çiftlik evinde
gençtim, saatlerce fotoğrafını çekerdim göğün
karşılaştırarak gezegenleri.
Sonra sen geldin
taşıyarak küçükkızın kalbini
kadifeye sarılı bir mücevher gibi
ve sordun, hiç unutmam
hangisi daha değerli

Memet Baydur'a 
1999
Hakan Savlı

10 Temmuz 2015 Cuma

yerler ve...

 Zaman geçtikçe unutulur birçok şey. Hayat yaşanmışlıkları ve yaşanacakları silmeye devam eder. Verilen sözler de öyle olur bazen. Unutulur ve tekrar unutulur. Isteyin ya da istemeyin. Unutulur.

"Verdiğimiz sözler bile... solar... doğar... ve solar." 

  Ama yerler bizi uçsuz bucaksız boşluktan alıp götürür. Bize yaşanmışlıkları anlatır, gözümüzde canlandırır, o anı tekrar yaşatır ve o anı tekrar hissettirir. Bu yüzden kurtarıcımızdır yerler. Bize eski bizi hatırlatır, yaşanmışlıklardan ders almamızı ve mutlu olmamızı sağlar. Belki de üzmeyi ama olması gereken de budur. 

"Uzaklardan seslenir dururlar bize..." 
Anılarımızı canlı tutan o yerler.


Hakan SAVLI "Yerler", Gizli'den
Sözcükler Yayınları
2015 1.Baskı Istanbul

Süher Günaydın

16 Haziran 2015 Salı

borgesvari bir futbol hatırası

O hafta belki futbol tarihimizin en uzun haftası olmuştu. Bu, bir tedirginliğin tezahürü olan uzunluktu ve tabi ki izafi bir haldi. Gitti giderdi şampiyonluk, sıkıntı buydu. Pazar olacak ve şampiyonluk için en küçük bir umut bile heba edilmeyecekti. Öyleydi de, biz o umut kırıntısını nereden ve nasıl bulacaktık? Sonuçta bir umut aramak için de o haftanın geçmesi ve Pazarın gelmesi gerekiyordu. Ama zaman geçmiyordu, bir yerde alıkonmuştu. Durmuştu, hatta yok olmuştu.
Dünyanın en uzun gecesi bir günü diğerine bağlayamıyordu. Bir derin uyku halindeydi evren veya bize öyle geliyordu.
Bunca eziyet yetmezmiş gibi Azmi, telefonda arıyor 16.45’ten 24 saat önce “yarın bu saatlerde...” diyordu, kahkahası telefonda değil tüm kentte yankılanıyordu. Evet, yarın bu saatler… O kahkaha büyüyor, evriliyor, kara deliğin kendisi oluyor ve her şey orada kayboluyordu…
Umut denen şey bize ne kadar uzaktı; yine bir şampiyonluk, konfetiler, son tezahürat… Uzaktı, ovanın sarı sıcak ıssızlığında kayboluyordu her şey. Ah umut…
“Kaf dağını aşacaksın, üç haftada aşacaksın, kim bilir hangi noktadan kıracaksın buzu, nasıl bulacaksın nerede olduğu hatta varlığı bile meçhul o kılavuzu."
Üstelik o an bizim hedefe ulaşmamız da yetmiyordu mutlu sona. Felek, bir başka yerden de gülmeliydi bize.
Sonra her şey birden akmaya başladı. Bin yıldır indirmeyen yağmur şimdi yeşertmişti çölü. Portakal çiçeği kokusu sarmıştı şehri. Rüyalarımızdaki peri kızı görünmüştü. Belki bir “sihirle” aydınlanmıştı kâinat.

http://www.ballardian.com/images/lord_borges.jpg

Borges, hala görebiliyor olsaydı ve maçı(ın o anını) izleseydi şöyle hikâye ederdi:
“Tüm Pagan Tanrıları oradaydı. Odin de gelmişti. Ana kıta Anadolu’nun ve Kilikya’nın en ihtişamlı töreniydi. Birazdan biri gülecek diğeri ağlayacaktı, ben böyle bir an’a şahit olmak istemezdim ya…
Bu öbür yüzü olmayan bir madalyondu. Ve olmayan yüzü göğe doğru düşünce hiç görünmeyecek, asla bulunamayacaktı. –Ki onu Kutsal Kâse Şövalyelerinden eski Babil krallarına kadar her bir maceraperest, hiç bulamayacağını bile bile, ölümüne aramıştı. Çünkü aramak amaç olmuştu…-
Ah, Alef’i yazmamış olsaydım şimdi daha derinlikli anlatırdım onu.
Aynı sayfasını bir daha hiçbir zaman bulamadığım o “Kum Kitabı”o anda somutlaşmıştı. Tekrarı olmayan anlar, tüm hayatımızın kaderini çizer ve biz onları bir daha bulamayız. Böyle bir şeydi.
Her şey o Pagan şöleninde yaşanırken kendi zamanında, ‘Kaptan’ topa vurduğunda sanki Kral Arthur, Exsalibur ile göğü yardı ve evrende başka bir boyut açıldı. Orada Alef turuncu bir ışıktı. Ben aslında o an kör olmuştum. Mutluydum bile, çünkü yerle güneş arasında ben göreceğimi zaten görmüştüm. O meşin gülle kalenin surlarını yıktığında, bu hikâyeyi ben çoktan yazmıştım.”
Derken biz, en zor geçitleri aşmış, turuncu bir günbatımında atımızı yen bir maceraya doğru sürmeye başlamıştık.

Not: Bakınız; J. L. Borges’in ” Kum Kitabı, Alef, Kurs” adlı hikâyeleri. İletişim Yayınlarından…

4 Haziran 2015 Perşembe

Turuncu, Hakan Savlı

Evvel zaman içinde zenci bir kadın aşkı öğretmiş şaire, şakalar, oyunlar, öpücükler ve aşk ile.

“ Loş bir odada biraz şaka biraz oyun... Öpücükler
Ve biraz
Aşk la. ”

Aşk garip şeymiş, kimsenin duymadığı ve bilmediği bir müziği dinlemekmiş.

“ Onun kalbiyle uyanmayı
İskenderun yağmurlarını
İki yalnız insanın sevişmesini
Çingene çadırlarından tüten dumanı ”

Gençmiş şair, şiiri sözcükler sanmış. Sonra anlamış şairin bir yapboz ustası, parçaları birleştiren olduğunu.

“ Gençtim... Sözcüklerdi şiir
Oysa şair parçaları birleştirenmiş ”

İnsanoğlunun çevirdiği her türlü entrika: ayrılıklar, suçlar, suçsuzluklar... Hepsi yok olmaya mahkummuş, ki yok olmuşlar da zaten.

“ Uçsuzluklar, suçsuzluklar, ayrılıklar iç içe
Dalga dalga olmuş... Yokoluşa karışmış ”

Gençmiş, deneyimsizmiş, çaylakmış şair, her şey tekdüze görünürmüş. Her şeyin tek bir rengi varmış: turuncu.

“ Boşluklar, artıklar, ışıltılar turuncu ”

Aşk bitip, sevdiğin gidince duyamaz olurmuşsun o kimsenin bilmediği müziği, bir bakmışsın sen de kimse olmuşsun. Sessizliği anlamaya, anlamlandırmaya çalışırmışsın, kendi kendine binbir yol üreterek.

“ Sessizliği anlamanın binbir yolu var
Göğe uçup gitmişse sevdiğin
Bir ilk yaz akşamı denizkıyısında uyu ”

Aşk güzeldi, sen üşürken siyah tenli bir kadın ruhunu ısıtacak aşk şarkıları söylemiş, aşkı öğretmişti sana. Çünkü bir kadın kalbiyle soluk alır, kalbiyle yaşardı. Sen üşürken ve soluk almak için ısınmaya ihtiyaç duyarken, o soluk almak için sadece kalbine ihtiyaç duyar.

“ Çünkü bir kadın kalbiyle soluk alır... ”

Çünkü kadın kutsaldı, sende bıraktığı en ufak bir lekeyi bile Tanrı onaylardı: O, benim.

“ Çünkü bir kadının sana bıraktığı lekelere Tanrı

Parmakizlerini sessizce saçar ”

Çünkü kadın gittiğinde ve gölgesi sona erdiğinde başlarmış acı. Acı gittiğindeyse tek bir renk kalırmış: turuncu.

“Çünkü incecik kara bir kız kaybolduktan sonra yağmurun

İçinde dolaşan gölge oyunu

Ve acının ardından o gelir... Turuncu... ”

Her şey birbirine karışmışken ve hayat akışında devam ederken umudunu kaybetmemiş, çünkü kavuşmanın binlerce yolu varmış. Acı,buruk veya çılgınca. Umut tohumunu ekermiş aşk, çünkü çaresizlik sadece aşkla aşılırmış.

“ Kimi buruk, kimi toprak, kimi çılgınca
Çünkü çaresizlik aşkla aşılır... Sadece aşkla... ”

Nazlıcan Özkut

Hakan Savlı, “Turuncu”, Gizli’den
Sözcükler Yayınları, Mayıs 2015,İstanbul

29 Mayıs 2015 Cuma

bir ağıt gibi

Dikildim Karşısına
                                             
“yağmurlar arkasında bir sabah vakti
Seni gömdüler, çok silahsızdım.”


                        Çok Silahsız/Hakan Savlı

Yetişemedim, o kadar uzun değildi kollarım. Gücüm de yetmedi engel olmaya. Çaresizdim ölüm karşısında, silahsızdım.
Çok severdim yağmurları. Şimdi dalga geçiyor benimle hayat. Sevdiklerimden de nefret ettirmeye çalışıyor sanki. “Neden benimle uğraşırsın ki!” dedim. Usulca aldı beni kollarının arasına, uyuşturdu sanki her tarafımı. “Alışacaksın.” dedi. “ Sen de alışacaksın. Sadece arada bir fısıldayacağım sana, unutmamalısın ne de olsa...”
Söylediklerinden sonra sırıttı hayat. Filmlerdeki kötü karakterlermişçesine...

H. Elif Akmeşe

19 Mayıs 2015 Salı

bir şiirden bir hayata

"İki şişe sütle dönüyorum yanına
Cebindeki çikolata erimeden küçükkız

Kar sokakları bürümeden.

Kapı zilinin ardında sesin
Ben, bu hatalı mamül
İlk kez mutlu, küçükkız

Kuş sıkıştı cama,
Onu kurtardım ama
İlk gören sendin

Kar kuşların sesini
Emer ve ilkyaz yapar

Sütdişleri uykuna dokunurlar ve

İki şişe sütle dönüyorum yanına
Ve bir bebek şampuanı, küçükkız."
__________________
Hakan Savlı-Süt
Bütün Şiirleri
Gizli
Sözcükler Yayınları
Mayıs 2015
__________________

De ki...

Süt ve çikolata. Bir sevdaya dahil iki yabancı. Çocuğun aklındaki tek mutluluk bu. Adamın aklındaki tek mutluluk küçükkızın sesi. Kuşları sever küçükkız ve sevilen kuş sıkışır bir cama. Kuşun aklındaki tek mutluluk uçmak kurşun göklere. Adam kurtardı kuşu ve aşık oldu kuş adama. Yeni bir sevda daha başladı,yabancı. Kuş bağırdı aşkını ama umudu yok. Beyaz bir kar susturdu sevda kuşunu. Karın aklındaki tek mutluluk güneşin yalnızlığı.
Kış bitti, aşk bitti.
Adamın aklında hala küçükkız. Küçükkızın aklında hala kayıp kuş
Ve kuşun aklında sadece bir hiçlik kaldı.

Nazlıcan Akkaya

12 Mayıs 2015 Salı

Edebiyat yasaklansa ne olur?

Yarın Türkiye’de fırıncılar çalışmasa milyonlarca insan aç kalırdı. Yarın otobüs sürücüleri grev yapsa on binlerce insan gitmek istedikleri yerlere gidemezdi. Yarın sağlık çalışanları işlerini bıraksa, yüz binlerce insan sağlık hizmeti alamaz, ciddi hastalığı olan hastaların yaşamı tehlikeye girerdi. Bütün bu aksaklıklar “hemen” olurdu.
Peki yarın edebiyat yasaklansa ne değişir? Artık roman, öykü ya da şiir yazılmasa bugünden yarına ne kaybederiz?
Gözle görünür bir kaybımız olmaz. Edebiyat yasaklandığında ne aç kalırız, ne de buna benzer bir mağdurluğumuz olur. Çoğu insanın yaşamında edebiyat zaten yoktur, hiç
olmamıştır.
Bir diğer insan grubu ise edebiyat diye “pop edebiyat” olarak isimlendirilebilecek kitapları bilir. Yılda okunan üç-beş kitap Dan Brown, Adam Fawer, Grinin Elli Tonu gibi çok satanlar ya da kişisel gelişim türü kitaplardır. Bu okur tipi yaşamında hemen hiçbir edebi eser okumamıştır. Bu gruptaki okur için kitapları değerlendirme ölçütü “hoşlanma” ya da “hoşlanmama”dan ibarettir. Bir roman kolay okunuyor veya sürükleyici ise “iyi”dir.
Hiç kitap okumayan ilk gruptan bir farkları yoktur; sadece edebiyatla ilgilendiklerini, roman okuduklarını zannederler. Estetik bilincin şekillenmesi bakımından edebiyatın yasaklanmasının bu iki insan grubu üzerinde hiçbir etkisi olmayacaktır.
Bir roman, bugünden yarına insanın hiçbir şeyini değiştirmese de uzun vadede insana karışır ve dünya algısını açıkça şekillendirir. İnsan duyarlılığını yontmakta, ruhunu şekillendirmekte sanat ve edebiyattan daha etkili bir yöntem yoktur. 
Edebiyat yasaklansa sen hep eksik kalırdın. Boş bir kağıt misali. Ama kimsenin kalemi yoktu. 

Damla Ünlü

3 Mayıs 2015 Pazar

unutup

Sorun şu ki:
İnsanlar artık bir kalbe sahip olduklarını unuttular.
Ben de unutsam...
Kaybolsam aralarında
Sonra gözyaşlarımda boğulsam
Çünkü fotoğraflarda kaldı gülüşlerim
Ve çok uzaklarda şimdi sevdiklerim
Ben de diyorum unutup kalbimi
Sana katılabilir miyim?

Damla Ünlü

24 Nisan 2015 Cuma

kitap yakıyorlar / Bertolt Brecht

Buyurunca Hitler Hazretleri
Zararlı fikirlerle dolu kitapların yakılmasını
Halkın önünde, alanlarda
Öküzler odun yığınlarına araba araba kitap taşıdı
Gözden düşmüş şairlerden biri
Hem de en iyilerinden biri
Şöyle bir göz gezdirdi yakılacak listesine
Gitti aklı başından
Unutulmuştu kendi adı
Hemen seğirtti çalışma odasına
Sanki öfkesinden kanatlanmıştı
O saat bir mektup karaladı zorbalara
Benimkileri de yakın, dedi, benimkileri de
Yapamazsınız bana bu kötülüğü
Kenarda bırakamazsınız beni
Ben de hep gerçeği söylemedim mi kitaplarımda
Neden davranırsınız bana yalancıymışım gibi
Yakın benimkileri de

Bertolt Brecht

23 Nisan 2015 Perşembe

kardeşim ve ben

Biz çocukken akşamlara kadar oyunlar oynar, oyunla doyardık. 
Annemiz yemeğe çağırdığında “Biz tokuz. Oyun oynadıktan sonra doyuyoruz!” derdik. 
Caddeye bakan bir apartmanda oturuyorduk. 
Anasınıfı yaşlarındaydık daha. 
Birlikte oynar, yediklerimizi birlikte yerdik. 
Sıkı ahbaptık, birbirimizden sakladığımız hiçbir şey yoktu. 
Yaptığımız yaramazlıklar bile beraberdi. 
Ne var ki birbirimizden başka arkadaşımız yoktu. 
Kardeşten başka bir arkadaş nasıl olur bilmiyorduk. 
Tüm günümüz evin içinde ve balkonda geçerdi. 
Apartman ve şehir hayatı bu konuda bitirmişti bizi. 
Ben okula başladığımda çok zor arkadaş edinmiştim. 
Çünkü bilmiyordum bir arkadaşlık nasıl başlar ve sürdürülür. 
O zamana kadar günlerim kardeşimle beraber kurduğumuz dünyalarda geçerdi. 
Ah, bu apartman hayatı! 
Ah, bu betonlar! 
Bizleri asosyal hayata sürüklemişti. 
Biz o zorluğu aştık da ya diğerleri? 
Diğer çocuklar da mı bizim kadar şanslıydı?

Bahsettiğim zamandan tamı tamına on yıl sonrasındayım. Küçük kardeşimi parka götürmüştüm. Orada, bahsettiğim küçük yaşlarımda beş altı kız gördüm. Hep beraber evcilik oynuyorlardı. Çok mutlu görünüyorlardı ama ben onların nasıl hissettiklerini, o duygunun nasıl bir duygu olduğunu asla bilemeyeceğim. 

H. E. Akmeşe

17 Nisan 2015 Cuma

karga sözü

Ataol Behramoğlu 
"aşk iki kişiliktir" derken de 
yanılmakla 
meşguldü.

10 Nisan 2015 Cuma

Roy Keane: Arsenal ve Chelsea Bohçacılık Yapıyor


Eski olmanın çoğu kez tüfeği sayılır
Bohçadan tüfek çıkar biri
Görünüşe göre buluntu biri, gözüğü pek

Sahur sakinleri davul gibi bohçacıdır kardeşim
Evin durumunu kaldırır oynarlar
Zekiye kızı kristina da eh işte
Eh hakkıyla devlete gitti yani vursun mu?

Sen ne biçim muhtarlar hakkında bi insansın
Camiye dalanyok bir kavram gibi
Ha olsun sana bohçacı vuran insan
Hor gülme bohçacıları leblebici horhor değiller en azından
Ha onlar belki de bir dükkan açıyorlar bir çantaya
Bugün bismillah tv açılıyor, daha bismillah demedik.
Komutla açılanını gördüydük hoş ama
İşte her yerde bohçacı kötüleniyor.
Evkur diye emir geliyor büyük yerden
büyük bi yer olarak.
Kimseden araba kiralamayın abi.
Benim liderimin takozsuz bi duruşu var bu noktada.

Evden eve taşıma çok karıştırdı bu ülkeyi
Kıptiler mi evet bahis ters tarafa
Ezilme kartı bari ver ben kaybı daha modern bir cüzdan arıyorum
Altın dişlerimi terazide görü görü
Kelle paça daldım çorbaya sevgilim

bugün çocuğu okula götürme bohçacıya verelim.

ipek mecit

9 Nisan 2015 Perşembe

albino karga

Nedensiz ve nereden geldiği belirsiz bir hiç var içimde.

Sanki uzun zamandır yaşananlar üzerime çökmüş ve ağırlığının altında hiç mi hiç şansım yok.

Benim ondan başka kimsem yoktu, oysa o sadece beni sevemiyordu.

Gökyüzünü severdi, güneşi, kuşları, denizin kokusunu, yağmurun sesini, kadınları, güneşli havaları…

Kalbi ben gelene kadar dolmuştu.
Erken gelebilseydim eğer belki de severdi beni sınırsızca.

Ben karanlığın içinde albino bir Kargaydım.
Oysa o siyahların en koyusuydu.



Nazlıcan Akkaya